31 Aralık 2015 Perşembe

Ant-Man (Karınca Adam) - 2015

Marvel bu kez tanınmış süper kahramanları yerine diğer alternatifleri sunmaya başladı. Marvel Comics çizgi roman serisinden uyarlanan bu filmde, bir biyokimya uzmanının geliştirdiği ve böceklerden esinlenilen yeni bir "süper kahraman" imajı yaratılıyor. Teorik olarak gerçekleşebilme  ihtimali bir tarafa bırakılarak izlendiğinde oldukça keyif alınacak bir film olduğunu da söylemek mümkün. Filmde her şey biyokimyacı Dr. Hank Pym'in (Michael Douglas) kendi çalışmaları neticesinde maddelerin boyutlarını değiştirmeyi keşfetmesiyle başlar (hatta uygulama sırasında kazandığı bir yetenek ile böcekleri bile kontrol etmeye başlar). Yaşanılan bir aksilik sonucunda formülü kullanılamaz hale getiren Pym'in çalışmasını baz alan kötü niyetli kişiler de Pym'in geliştirdiği formülü bulmak için çabalamaktadır. Ancak testler henüz başarıya ulaşamamıştır ve micro boyutlara sağlıklı bir şekilde küçültülen bir insan yoktur. Formülünün kötü niyetli insanların eline geçmesini istemeyen Dr. Pym bulduğu formülü ve yarattığı özel kostümü giymesi için Scott Lang'i (Paul Rudd) seçer. Scott Lang'in yalnızca iyi niyetli olması dolayısıyla seçilmesi biraz sığ kalsa da, Scott'un küçüldüğü veya hareket halinde olduğu sahneler başarılı bir şekilde izleyiciye sunulmaktadır. Filmin arada sırada diğer Marvel kahramanlarına selam vermesi de ayrı bir haz verici durum!

Filmin yönetmenliğini daha önce herhangi bir Marvel tecrübesi olmayan "Yes Man" filmiyle tanıdığımız Peyton Reed yapmaktadır. Başrollerde Paul Rudd, Evangeline Lilly, Michael Douglas ve Patrick Wilson bulunmaktadır. Bazı yerlerde tempo düşse de, heyecanla izlenen başka bir Marvel filmi olduğu kanaatindeyim, izlemenizi tavsiye ederim!

"He just kicked your ass full-size, you really wanna find out what it's like when you can't see him coming?"

28 Aralık 2015 Pazartesi

Düğün Dernek 2 (Sünnet) - 2015

İlk filminden sonra kendini Türk halkına sevdiren Düğün Dernek, bu kez ilk filmde evlenen çiftin çocuklarının sünneti için ekranlara tekrar dönüyor! Şimdi itiraf edelim, hepimiz ilk filmi kahkahalarla izledik, özellikle Anadolu'nun bir bölgesinde yaşayan halkı anlatması sebebiyle eminim Sivaslılar  hepimizden daha çok sevdiler filmi. Muhtemelen Sivaslı olmayanlar da filmde konu edilen karakterleri bir şekilde çevresindeki & memleketindeki kişilerle özdeşleştirdi. Film gerçekten de hem konu hem de karakterler açısından yabancı değil; gelenekçi bir aile, kendisini her şeyden sorumlu hisseden aile reisi ve her mahallede olan diğer samimi insanlar var, ve bu insanlar bu filmde küçük Mathias'ın sünnet düğünü için bir araya geliyor. Letonyalı ailenin hiç sıcak bakmadığı sünnet olayı, kendi geleneklerine bağlı İsmail'i bir inadın içine sürükler. Tek başına sünnet entrikasının altından kalkamayacağını anlayan İsmail, tüpçü Fikret, Çetin ve muallimden oluşan eski ekibini tekrar toplar. Yine binbir türlü aksilik peşlerini bırakmaz ancak hedefe kilitlenmiş bir grup insanın gözünü ne kadar karartabileceğini de hep beraber izleyip göreceğiz. Film için ilk filmi geçmiştir diyemeyiz ancak aynı şekilde samimi bir güldürü hedeflediği için takın bir tempoya sahip olduğunu söyleyebiliriz.
 
Türkiye'de film sektörü korku/aksiyon filmi konusunda bir fikir ve teknik alt yapı oluşturamamış olabilir ancak komedi filmleri konusunda gerçek bir kültüre sahip. Her dönem kendi etkilerini taşıyan bir yerli komedi rüzgarı var. Bir kısmı vasat oyunculuklar-ucuz komediler üzerinden ilerlese de (gençlik temalı olanlar için kanaatim bu yönde) Düğün Dernek bu vasatlığı taşımadan komedi unsurunun hakkını veren filmlerden. Filmin yönetmenliğini bu şekilde sevilen projelerde yer alan ve ilk filmin de yönetmenliğini yapmış olan Selçuk Aydemir, oyuncuları ise ilk film ile neredeyse aynı kadro: Ahmet Kural, Murat Cemcir, Rasim Öztekin, Devrim Yakut ve Barış Yıldız.  Gülmek ve biraz keyifli zaman geçirmek isterseniz ben filmi izlemenizi tavsiye ederim, umarım siz de seversiniz.
 
"Panik yok, çok eğleneceğuk" (eğleneceğiz).
 
Düğün Dernek filmi için:
http://sinemubi.blogspot.com.tr/2013/12/dugun-dernek-2013.html

22 Aralık 2015 Salı

Star Wars (The Force Awakens) Episode VII - 2015

Bu filmi milyonlarca insan gibi ben de büyük umutlarla bekledim. Herkesin ne düşündüğünü bilmiyorum ama hikaye bende biraz hayal kırıklığı yarattı. Heyecanlı olmasına ve akıcılığına diyecek bir şey yok elbette, ayrıca 1977 yılında başlayan bu efsanenin dünya sinema tarihinde de bir dönüm noktası olduğunu da kabul etmek gerekiyor tabi. Ancak bu son film ile filmin büyüsü ve eski asaleti kaybolmuş gibiydi. Bir önceki filmin 2005 yılında vizyona girdiği düşünülürse, on yıl sonra vizyona giren bir devam filminden izleyicinin beklentisinin büyük olması da normal bir düşünde kanaatimce. Filme dönersek, son filmin 2005 yılında vizyona girdiğinden bahsettim ancak hikaye 1983 yılında vizyona giren altıncı filmin devamıdır. Burada aynen eski filmlerdeki gibi aniden ortaya çıkan gizemli bir karakter (gizli bir kahraman belki de) Rey ve bir anda olayların içine düşen Finn karşmıza çıkmaktadır. Önceki filmlerden bildiğimiz yok edilen Death Star, bu kez devasa boyutlarda (gezegen kadar neredeyse) yeniden inşa edilmiş ve İlk Düzen (First Order) adıyla Galaksi'de karanlık taraf (Dark side) yeniden hakimiyet kurmuştur. İlk düzene isyan eden bir grup (İsyancılar) aniden  ortadan kaybolan Luke Skywalker'ı bularak yeniden karanlık tarafı alt etme ümidini taşımaktadırlar. Bu nedenle Luke Skywalker'ın saklandığı gezegenin haritası bir baskın sırasında BB-8 adında bir robota (droid) yüklenerek İsyancılaraa gönderilir. Bu sevimli droid ile beraber yeni bir keşfetme/uyanış hikayesi başlar.

Bu filmde önceki filmlere göre görsel olarak yüksek oranda bir etkileyicilik var, bir de 3D teknolojisinin kullanılmış olması filmi bu anlamda daha güzel kılıyor. Ancak senaryo açısından aynı tatmini ben yaşayamadım, belki de sebebi her zaman senarist ya da yönetmen koltuğunda adını duyduğumuz George Lucas'ın bu kez bu sorumlulukları almamış olmasıdır. Filmin senaryosu Lawrence Kasdan ve Michael Arndt tarafından yazılmış, yönetmenliğini ise J.J. Abrams yapıyor. Oyuncuları eski serilerden tanıdığımız Harrison Ford, Carrie Fisher, Mark Hamill ve yeni isimler olarak da Daisy Ridley, John Boyega ve Adam Driver. Yeniden bir üçleme olarak planlanan (VII-VIII-IX şeklinde olacak) serinin devam filmlerinin 2017 ve 2019'sa vizyona girmesi planlanmaktaymış, umarım bu kez birkaç basamak atlar zira yine hayal kırıklığına uğramak istemiyorum. Star Wars hayranıysanız, izleyin tartışalım :)

"There's been an awakening. Have you felt it? The Dark side, and the Light."

21 Aralık 2015 Pazartesi

Star Wars (Revenge of the Sith) Episode III - 2005

Gelelim filmin kronolojik sıra ile son filmine (yeni vizyona giren Episode VII, Episode VI'nın devamıdır). Bu Sith'in İntikamı, Episode IV-V-VI'da tanıdığımız kahramanların geçmişleriyle ilgili tüm soruları cevaplayan bir filmdir. Bir önceki filmde yaşanan klon savaşlarını anımsarsınız, bu filmde savaşın sonuna gelinmiş ve Şansölye Palpatine kaçırılmıştır. Jedi Master Obi-Wan ve Anakin Skywalker Şansölyeyi kurtarmak için operasyona gönderilmiştir. Kurtarma operasyonunda yaşanan büyük bir düello sonunda Anakin, Kont Dooku'yu bir Jedi'ya yakışmayacak şekilde kendi duygularının da etkisiyle öldürmüştür. Bu yönüyle Sith Lordu Sidious'un dikkatini çeken Anakin, (kim olduğunu filmde öğreneceğiniz) Sith Lordu'nun yavaş yavaş dolduruşuna gelir. Annesinin öldürülmesinin akabinde aynı şekilde aşık olduğu kadın Kraliçe Padme Amidala'nın da öleceği ihtimali Anakin'i çileden çıkarmıştır. Anakin'in ölüme karşı olan bu zayıf yönünü gören Sith Lordu, dark-side (karanlık taraf)''ı seçmesi karşılığında Anakin'e ölümsüzlük vaadeder. Geçtiği Jedi eğitimleri ve kendisine güvenen herkesi hayal kırıklığına uğratma ihtimali Anakin'i ikilemde kalmasına sebep olur. Fakat Sith Lordu, dark side gücünü de kullanarak insanların hırslarını, zayıf noktalarını tespit etmek ve onları etkilemek konusunda tahmin edilenden daha başarılıdır. Güce denge getireceğine inanılan kişinin Anakin Skywalker olduğunu düşünen Jedi'ler da büyük bir sınavdan geçecektir. Galaksi Cumhuriyeti gizli planlar arkasında artık geriye dönülemez şekilde değişmektedir.
 
Filmin yönetmeni ve senaristi hikayenin yaratıcısı olan ve ilk iki filmi de yöneten George Lucas, oyuncuları Hayden Christensen (Anakin Skywalker), Ewan McGregor (Obi-Wan Kenobi), Natalie Portman (Padme Amidala) ve Ian McDiarmid (Palpatine). Yüz on beş ülkede gösterime giren bu film önemli bir hasılat geliri yakalamış ve izleyiciler tarafından serinin en güzel filmlerinden birisi olarak değerlendirilmiş. En iyi 100 Bilim-Kurgu filmi sıralamasına Yıldız Savaşları film serisinden girebilen tek film Sith'in İntikamı olmuştur. Ben bu filmin ikinci üçlemenin en iyi filmi olduğu kanaatindeyim zira hikayenin başı-sonu olan ve kahramanların tüm duygularının net bir şekilde filme yanısıtıldığı başarılı bir çalışma olmuş. Star Wars serisini izlemenizi tavsiye ederim, çünkü anti-kahraman projesinin bu kadar sevilidği başka bir yapıt daha muhtemelen yoktur.
 
"You were the chosen one! It was said that you would destroy the Sith, not join them. You were to bring balance to the force, not leave it in darkness."

18 Aralık 2015 Cuma

Star Wars (Attack of the Clones) Episode II - 2002

Evet, buraya kadar geldiyseniz, yavaş yavaş seriyi bitirmeye başladınız demektir, şimdi merakla üçünci ve son filmi (tabi dün vizyona giren yedinci film hariç) bekliyorsunuz demektir. En son Galaksi Cumhuriyeti'nde geriye dönülemez değişiklikler yaşandığından söz etmiştik. Bu film de bir önceki film ile arasında on yıl koyduğundan (hikaye kronolojisi olarak), Galakside'ki değişim daha net gözlenebilmektedir. Aradan geçen bu zamanda Anakin Skywalker (Hayden Christensen) büyümüş ve baba gibi gördüğü Obi-Wan ile Jedi eğitimini devam ettirmektedir. Naboo gezegeninin Kraliçesi Padme Amidala ise bir senatör olarak Naboo’yu Galaktik Senatoda temsil etmeye başlamıştır. Eski bir Jedi olan Count Dooku'nun (Christopher Lee) da işin içinde bulunduğu ayrılıkçı faaliyetler Galaksiyi büyük bir savaşın eşiğine getirmiştir. Entrikalı işlerin çevrildiğini fark eden Kraliçe Amidala (Natalie Portman) tehlikeli bir suikasttan da kıl payı kurtulunca Obi-Wan ve Anakin kraliçeyi korumak üzere göreve çağırılır. Tabi Anakin ve kraliçenin bu kadar yakınlaşması dizginlenemez bir duygu yoğunluğuna da neden olunca, Galaksi'de arap saçına dönen ilişkilere bir de aşk eklenir. Sonraki üçleme ile arada başarılı bir bağ kuran film emir almak konusunda hala soru işaretleri taşıyan henüz karakteri oturmamış Anakin'in ne kadar zorluğa/acıya dayanabileceğini ve karanlık tarafın tahmin edilemez şekilde güçlenmiş olduğunu izleyiciye gösterecektir.

Uzun zaman önce, çok çok uzak bir galakside Episode I ile başlayan macera bu film çerçevesini daha net çiziyor ve Anakin'in karanlık tarafa doğru giden yolunda soruları biraz daha cevaplıyor. Filmin görsel ve ses efektleri Episode I'e göre çok daha etkileyici yapılmış ve Anakin'i canlandıran oyuncu Hayden Christensen'in performansı da görülmeye değer olmuş. Bu filmin yönetmenliğini de George Lucas yapıyor, senaryosunun yazımında da önemli katkıları olduğu söyleniyor. Yine de serinin en güzel filminin bu olmadığını söylemek isterim.

"Attachment is forbidden. Possession is forbidden. Compassion, which I would define as unconditional love, is essential to a Jedi's life. So you might say, that we are encouraged to love."

17 Aralık 2015 Perşembe

Star Wars (The Phantom Menace) Episode I - 1999

Serinin kronolojik olarak ilk filmi Gizli Tehlike George Lucas yönetmenliğinde 1999 yılında vizyona girmiştir. IV-V-VI filmlerde yaşananların ilk sinyalleri bu ilk film ile seyirciye verilmektedir. Bu filmde çok uzaklardaki Galaksi'de Cumhuriyet hüküm sürmektedir ve farklı gezegenlerden gelen senatoların yürüttüğü Cumhuriyet bir kişinin hırsları sonucu tehlike altındadır. Barışçıl bir gezegenin olan Naboo'nun yöneticisi Kraliçe Amidala (Natalie Portman) Gizli bir Sith Lordu'nun (Darth Sidious) ve onun öğrencisi Darth Maul'un sinsi planlarının hedefidir. Ticaret Federasyonuna uygulanan ambargolar ile Amidala ne yapacağını bilmez durumdadır. Müzekere görevi için seçilen Jedi Qui-Gon (Liam Neeson) ve onun öğrencisi Obi-Wan Kenobi (Ewan McGregor) kendilerini bir anda derin bir komplonun içinde bulurlar. Amidala'yı korumak için Tatooine'e giden ekip tesadüfen zeki bir köle çocukla karşılaşırlar: Anakin Skywalker. Hem mekanik zekası hem de problem çözmekteki başarısı sebebiyle Qui-Gon bu çocuğu Jedi olarak yetiştirmek ister ancak önceden tahmin edemediği bir muhalefet ile karşılaşır. Aynı zamanda Darth Maul ile başa çıkmak zorunda olan Jedi'lar Galaksi Cumhuriyeti'nde bir şeylerin ters gittiğini ve geriye dönülemez şekilde değişmekte olduğunu fark etmeye başlarlar. Star Wars serisinin köklerine gitmek için yıllarca bekleyen hayranlarını tatmin eden bir film olmuş mudur bilinmez ama kurgusal anlamda iyi bir başlangıç yapılmaktadır.

Ben serinin en baştan itibaren altı senaryodan oluştuğu ve teknolojik sebeplerden dolayı IV. filmden başlayarak çekilmeye başladığı hikayesine bu film dolayısıyla pek inanmıyorum. Zira bu film hem diğerlerinden daha basit hem de teknolojik unsurlar açısından daha sönük görünüyor. Bu nedenle pek çok kişinin inandığı gibi, seri çok sevilince flashback'ler yapılmaya başlanmış gibi duruyor. Tabi şahsi fikir olarak ben fantasik ve bilim-kurgu alanında başarılı filmlere imza atan George Lucas, iyi ki seriyi bu şekilde devam ettirmiş diyorum, o ayrı :). Hala izlemeyen kalmamıştır diye tahmin ediyorum, yine de iyi seyirler!

"Mom, you said that the biggest problem in the universe is no one helps each other."

16 Aralık 2015 Çarşamba

Star Wars (Return of the Jedi) Episode VI - 1983

Herkese merhaba! Gelelim Star Wars serisinin 1983 yılında çekilen hikayenin kronolojik sıralamasına göre son filmine. Son filmde pek çok sır çözüme kavuşmuş olsa da, yeni vizyona girecek filmin bu film ile bir şekilde bağlantı kurmasını umuyorum (işin doğrusunu hep beraber göreceğiz). Bir önceki filmde Luke Skywalker'ın başı dertte olan Prenses ve Han Solo'yu kurtarmaya çalıştığını ve aynı zamanda öğrendiği büyük bir sır ile karşı karşıya olduğunu belirtmiştim Artık serinin V. filmini izleyenlerin biliyor olduğu üzere, Luke, Güç'ün karanlık tarafına geçmiş eski bir Jedi olan  Darth Vader'ın babası olduğunu öğrenmiştir. Bu gerçekle başa çıkarken, karbonitle dondurularak tutsak alınan arkadaşı Han Solo'yu kurtarmak için Tatooine gezenine doğru yola çıkar. Artık Jedi güçlerini daha iyi kontrol edebilen Luke için zor olan Han Solo'yu gangsterlerin elinden kurtarmak değil, İmparatorluk tarafından ikinci kez inşa edilen Ölüm Yıldızı'nın isyanı yok etmek için planladığı saldırıyı savuşturabilmektedir. Güç'le birleşen ve kendisiyle iletişime geçen Yoda ve Obi-Wan sayesinde geçmişini tüm detaylarıyla öğrenen Luke sürpriz bir şekilde ailesinden bir kişinin daha hayatta olduğunu öğrenir. Bundan sonraki süreç Luke'un gerçekleri ortaya çıkarması ve Ölüm Yıldızı'nın savunma sistemini devre dışı bırakarak yok etme niyetince olan İsyancılarla birlikte harekete geçmesi şeklinde ilerleyecektir. Luke'un içindeki öfke ve nefreti kontrol edip edemeyeceğini ve Darth Vader ile olan yüzleşmesinin nasıl sonuçlanacağını izleyip görebilirsiniz.
 
Star Wars: Return of the Jedi (Episode VI) da serinin bir önceki filmi gibi George Lucas tarafından yönetilmemiştir, George Lucas bu kez senaryosunun yazımında Lawrence Kasdan ile beraber aktif rol alsa da, filmin yönetmenliğini Richard Marquand yapmıştır. "George Lucas’ın zihninden ve Richard Marquand’ın kamerasından perdeye yansıyan Star Wars VI: Return of the Jedi, ilk üçlemeye son noktayı koyuyor ve başta Darth Vader olmak üzere bütün karakterlerinin kaderini belirliyor." Filmin oyuncu kadrosunda değişiklik yok, yine Mark Hamill (Luke), Harrison Ford (Han Solo), Carrie Fisher (Leia) ve Billy Dee Williams'ı (Lando) göreceğiz. Serinin son filmi seriye yakışır bir şekilde finale gidiyor, hala izlemediyseniz izlemenizi tavsiye ederim.

"The alliance... will die. As will your friends. Good, I can feel your anger. I am defenseless. Take your weapon. Strike me down with all of your hatred and your journey towards the dark side will be complete!"

15 Aralık 2015 Salı

Star Wars (The Empire Strikes Back) Episode V - 1980

Özgün adıyla "Star Wars Episode V - The Empire Strikes Back" bir önceki yazımda bahsettiğim üzere serinin çekim yılı itibariyle ikinci ancak hikaye sıralamasına göre beşinci filmidir. Filmde olay örgüsü dördüncü filmin hemen üç yıl sonrasında yaşananlar şeklinde devam etmektedir. Bir önceki filmde yok edilen Ölüm Yıldızı (Death Star)'nın bir benzerinin yapımı devam ederken İmparator ve Darth Vader, Luke Skywalker, Han Solo ve Prenses Leia'yı takip altına alırlar. Hoth gezegeninde Han Solo, Prenses ve diğer İsyancılarla saklanan Luke, gezegende rutin devriye sırasında soğuğun da etkisiyle gördüğü bir hayal sonucu Dagobah gezegenine doğru Yoda (Jedi master) ile tanışmak üzere yola çıkar. Bu süreçte İmparatorluk güçleri İsyancıların saklandıkları gezegeni tespit ederek gezegeni ablukaya almak için harekete geçmişlerdir. Dagobah gezegeninde tahmin ettiğinden daha farklı bir Yoda ile karşılaşan Luke, burada Güç (Force) hakkında bilmediği şeyler öğrenir. Luke Dagobah'da Jedi eğitimine devam ederken Prenses ve Han Solo'nun durumlarının da pek parlak olmadığını hisseder. Bu andan itibaren Luke hayal ettiği gibi Jedi eğitimini tamamlamak ile sevdiği kişilerin başlarını dertten kurtarmak için yola çıkmak arasında bir ikilem yaşayacaktır. Aslında Luke'un henüz farkında olmadığı asıl ikilem Darth Vader ile karşılaşmasının ardından yaşanacaktır.
 
Star Wars - İmparatorun Dönüşü (Episode V) dördüncü filmden farklı olarak serinin yaratıcısı George Lucas tarafından yönetilmemiştir. George Lucas'ın ricası üzerine filmin yönetmenliğini Irvin Kershner gerçekleştirmiştir. Filmin senaryosunu George Lucas'ın hikayesini temel alarak Lawrence Kasdan ve Leigh Brackett yazmıştır. Bu bilgi aslında hikayenin en başta altı senaryo olarak yazıldığı ve teknolojik yetersizlikten dolayı dördüncü filmden itibaren çekimine başlandığı iddiasını çürütmektedir, zira beşinci senaryo yazılırken yapılan pek çok değişiklik, filmin yankı uyandırmasının akabinde hikayeye devam edildiği ve ilk üç filmin flashback'ler şeklinde sonradan piyasaya sunulduğu kanaatini oluşturmaktadır. Tabi George Lucas'ın zihninde en azından ana hatlarıyla bir taslak var mıydı onu bilmiyorum ama senaryolar yazılmamış araştırdığım kadarıyla.
 
"The force is with you, young Skywalker, but you are not a Jedi yet."

14 Aralık 2015 Pazartesi

Star Wars (Yıldız Savaşları) Episode IV - 1977

"Star Wars" serisinin son filminin vizyona girmesini heyecanla beklediğimiz şu günlerde geriye dönük filmleri izleyerek hafıza tazelemek fena olmaz diye düşündük :). Aslında bilindiği üzere Star Wars serisi ilk olarak dördüncü filmin çekimiyle başlamış ve IV-V-VI'dan sonra I-II-III. sinema filmleri çekilmiştir. Bütün dünya filmleri nazıl izlediyse biz de öyle izlemeye karar verdik ve hikayenin kronolojik sıralamasını değil, filmlerin yapım tarihlerini dikkate alarak seriyi izledik. Star Wars: Episode IV - A New Hope (Yeni Bir Umut) 1977 yılında çekilen ve dünyada büyük bir beğeni kazanan bir filmdir. "Uzun zaman önce uzak bir galakside.." (A long time ago in a galaxy far, far away..) şeklinde sunulan hikaye uzak galakside kurulmuş olan Galaktik İmparatorluğu'nun İsyancılar ile olan mücadelesi ile başlamaktadır. Ajanlar aracılığıyla ele geçirilen Ölüm Yıldızı'nın (Ölüm Yıldızı imparatorluğun en ölümcül silahı ve ayrıca İmparatorluğun merkezi üssüdür) planını İsyancılara iletmek isteyen Prenses Leia yakalanmadan önce R2D2 isimli droide (robot) planı kaydeder. Prenses Leia esir düşse de, son anda kaçmayı başaran R2D2 ve bir protokol droidi planı iletmek ve eski bir Jedi olan Obi-Wan Kenobi'yi bulmak üzere Tatooine gezegenine inerler. Gangster bir gezegen olan ve imparatorun kontrolünden uzakta bulunan Tatooine serbest dolaşan iki robot için tehlikeli bir yerdir ve planlarını başarıya ulaştırana kadar başlarına türlü belalar gelir. Bu zaman zarfında Tatooine gezegeninde yaşayan Luke Skywalker da bu iki doridle karşılaşması sonucu kendisini anlam veremediği gizli bir olayın içinde bulur. Bu olay Luke için bir dönüm noktasıdır zira hem kendi geçmişini öğrenecek hem de geleceği geriye dönülemez bir şekilde değişecektir.

Star Wars serisinin önemli kahramanlarından Obi-Wan Kenobi, Luke Skywalker, Darth Vader, Han Solo, Prenses Leia ve doridler bu filmde bize kendilerini tanıtacaklardır. Daha sonra isimlerini sık sık duyacağımız Ölüm Yıldızı (Death Star), Milennium Falcon, Jabba, Fırtına Birlikleri (Stormtrooper), Alderaan (gezegen) ve Tatooine (gezegen)'i de ilk bu film ile duyacağız. Filmin yönetmeni Star Wars'ın yaratıcısı olan ve dünyanın yaşayan en büyük yönetmenlerinden sayılan George Lucas'dır. Filmin ilk film olmasının dışında bir önemi daha vardır: 1989 yılında ABD Kongre Kütüphanesi'nde kültürel ve tarihi açıdan önemli filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivinden muhafaza edilmektedir. Bu Aralık ayı ve vizyona girecek yeni film belki sizin için de bir fırsattır, seriyi izlemeye başlamanızı tavsiye ediyorum!

Darth Vader: I've been waiting for you, Obi-Wan. We meet again, at last. The circle is now complete. When I left you, I was but the learner; now *I* am the master.

Obi-Wan: Only a master of evil, Darth.

George Lucas'ın hayatı hakkında:
https://tr.wikipedia.org/wiki/George_Lucas

30 Kasım 2015 Pazartesi

Ali Baba ve 7 Cüceler - 2015

Bu hafta sonu hakkında duyduğumuz olumsuz yorumlara rağmen bu filmi izledik. Hem kendi fikrimiz olması açısından hem de CemYılmaz adından dolayı filmi izlediğimizi belirtmek isterim. Sonuçta bir durumu kabul etmek gerekir; Cem Yılmaz Türk popüler kültüründe bir olgudur. Bu nedenle kendisi çıtayı bu kadar yukarıya çıkarmışken son filmini de izlemeden edemezdik. Netice itibariyle, film hakkında yapılan olumsuz eleştirilere katılmadan edemeyeceğim, film bir öncekilere nazaran farklıydı ve izleyiciyi güldürmek yerine biraz gergin olmasına yol açıyordu. Lakin belirttiğim gibi, bunun sebebi Cem Yılmaz'ın daha önce çıtayı çok yukarıya taşımasıydı ki, her filminde bir öncekini aşmasını bekliyor insan. Hem yönetmenlik hem de iki ayrı rolde oyunculuk yapmak belki de filmini yıpratan etkenlerdendir bilmiyorum ama ben de biraz hayalkırıklığına uğradığımı itiraf edeceğim. Neyse, filme dönmek gerekirse, filmde bahçe cüceleri satan Şenay Cüccaciye'nin ortakları Şenay ve İlber'in kurumsallaşma çabaları ve bu amaca hizmet için Avrupa'da (Bulgaristan) katıldıkları fuarda başlarına gelenler anlatılmaktadır. Büyük umutlarla Sofya Bahçecilik Fuarı için Bulgaristan’a gelen Şenay (Cem Yılmaz) ve İlber (Çetin Altay)’in işleri pek de umdukları gibi gitmez. Ellerinde olmadan kendilerini mafya-interpol olayının merkezinde bulan ikili, acımasız mafya babası Mançov'un elinde oyuncağa dönerler. Film buradan sonrasında adeta bir Açlık Oyunları tadında devam etmektedir, zengin olmak şöyle dursun, bu Kara Orman'dan sağ olarak kurtulmak mümkün olabilecek midir?

Filmin yönetmeni hem acımasız mafya babası Boris Mançov'u hem de Şenay'ı canlandıran Cem Yılmaz'dır. Kendisine bu filmde vazgeçemediği Zafer Algöz, Çetin Altay, Yosi Mizrahi, Can Yılmaz ve İrina İvkina eşlik etmektedir. Film araya serpiştirilen fantastik unsurlar ve gerilim-aksiyon sahneleri ile diğer Cem Yılmaz filmlerinden farklı bir yol izlese ve onlar kadar güldürmese de, yine de izlenebilir düşüncesindeyim. En azından filmde bol bol selam gönderilen Barış Manço müzikleri ve İzzet Altınmeşe göndermesi için bile izlenebilir. İyi seyirler!

"Cüceleri satıp gidecektim Manço. Ama madem oyun istiyorsun, o halde oyun başlasın.."

19 Kasım 2015 Perşembe

İhtiyarlara Yer Yok - 2007

Bu film pek çok ödül almasından dolayı izlemek istediğim filmler arasındaydı ayrıca pek çok olumsuz yorum almasının da sebebini merak etmekteydim. İtiraf etmek gerekirse filmi pek sevmedim, daha doğrusu film bittiğinde neden böyle bir hikaye izlemiş olduğumun amacını kavrayamadım. Hatta biraz daha ileri gideceğim, ben bu filmin Coen Kardeşler ne yaparsa izlerim diyenler sayesinde bu kadar izlendiğini tahmin ediyorum. Aksi durumda şu an hiç adı duyulmamış bir film olmaktan öteye gidemezdi. Filmde öncelikle geyik avına çıkmış olan sıradan bir adam olan Llewellyn Moss'un (Josh Brolin) kendini bir anda çölün ortasında uyuşturucu pazarlığı sonucu birbirini katletmiş bir grup insanın ortasında bulur. Sahiplerinin öldüğünü düşünerek para dolu bir çantayı alıp hiçbir şey olmamış gibi evine döner. Ancak bütün gece çatışma alanında bulunan ve kendisinden su isteyen bir adamın hayali gözünün önünden gitmeyince gece tekrar çatışma alanına geri döner. Çantanın peşinde olan başka acımasız adamlarla karşılaşan Llewellyn kendini bu andan itibaren bir hayatta kalma mücadelesi içinde bulur. Peşindeki adam, Anton Chigurh (Javier Bardem), belki de bir insanın karşılaşabileceği en acımasız ve soğukkanlı katildir. Bir de olayı çözmeye çalışan ve Llewellyn'i kurtarmak isteyen polis Tommy Lee Jones'u da bu ekibe eklersek, heyecanlı bir kovalamaca film boyunca sürecektir. Sonu hakkında yorum yapmak istemiyorum.

Film hakkında söyleyebileceğin tek güzel şey oyuncuların performansı olabilir. Llewellyn'in, karısının korkuları ve Anton'un psikopat-katil rolündeki kan dondurucu bakışları gerçek gibi hissediliyordu. Ancak ikiye bölünmüş seyirci kitlesinden birini seçeçek olursam, film hakkında "dahiyane"yi değil, "mantıksız"ı seçtiğimi de belirtmek isterim. Filmin yönetmenleri Joel Coen & Ethan Coen elinden geleni en iyisini mutlaka yapmışlardır ancak hikayenin Cormac McCarthy'nin romanından uyarlanmış olması sebebiyle sinemaya adapte olamadığını düşünüyorum, belki de roman olarak daha başarılıdır. Sonuç itibariyle ben bir sinema eleştirmeni değilim, yalnızca kendi fikirlerimi paylaşıyorum, filmi bir de siz izleyip izlenimlerinizi benimle paylaşırsanız memnun olurum.

- "If I don't come back, tell mother I love her.
- Your mother's dead, Llewelyn.
- Well then I'll tell her myself."

10 Kasım 2015 Salı

Mucize - 2015

Türkücü olarak tanınan Mahsun Kırmızıgül'ün son zamanlarda sinema üzerine younlaşması ve bu toprakları anlatması takdire değer bir çaba olarak görülmelidir. Diğer filmlerinde değindiği toplumsal konular gibi, bu filmi de Doğu'da yaşayan bir grup insanın sorunlarına odaklanmaktadır. 1960'ların sefalet içindeki Anadolu topraklarına ayna tutan film aslında birkaç farklı kişinin hikayesini de anlatıyor diyebiliriz. Öncelikle Ege'nin şirin bir kasabasında yaşayan ve konuşmasından da Egeli olduğu anlaşılan bir öğretmenin (Talat Bulut) Doğu'ya hiç bilmediği ve gitmediği bir yere tayininin çıkmasıyla başlayan olaylar zinciri var. Burada hikaye hem mizahi bir dille hem de ağır bir şekilde Doğu'nun okul, ulaşım ve diğer sorunlarına değinildikten sonra öğretmenin atandığı köydeki bir ailenin yaşamına geçiyor. Ailenin kendi fertleri arasındaki ilişkileri, evlilikleri ve yaşamları oldukça renkli ve mizahi bir dille anlatılıyor.  Birkaç detayın hemen akabinde film ailenin sakat oğlu Aziz'in hikayesine geçiş yapıyor. Aziz'in çevresinde örgülenen olaylar renkli mizahın biraz daha dışına çıkıyor ve daha dramatik bir hal alıyor. Aziz'in köylülerle, köye atanan öğretmenle, evleneceği eşiyle ve en sonunda kendisiyle olan ilişkisi-çatışması filmin genelinden farklı olarak duygusal şekilde anlatılıyor. Yeri geldiği zaman politik göndermeler de yapılan filmde aslında dağınık bir hikaye var, belki farklı yerlerden kısaltılsaydı çok daha başarılı bir film olurdu.
 
Filmin yönetmeni daha önce de bahsettiğimiz üzere, Mahsun Kırmızıgül. Oyuncuları ise, köy öğretmeni rolünde Talat Bulut ve köyün sakat çocuğu rolünde Mert Turak ve Mert Turak sakat çocuk rolünde inanılmaz başarılı bir performans sergiliyor. Aynı zamanda BKM vb. platformlarda tanınmış yüzler ve eski tiyatrocular da filmde rol alıyor, filmin kadrosu zengin. Çekimlerin yapıldığı köyün doğası ve mevsim geçişleri görsel anlamda etkileyici bir şekilde sunulmuş izleyiciye. Filmin renkli olmasını ve mizahi yönünü ben sevdim, vaktiniz varsa izlemenizi tavsiye ederim. İyi seyirler!
 
– Sen bana hayatımı verdin, bende sana kızımı verdim gitti.
– Benim oğlum sakattır.
– Kalbi sakat olmasın.

8 Kasım 2015 Pazar

Asteriks Roma Sitesi - 2015

Animasyon filmleri çok severim, buna bir de Asteriks'le Oburiks eklenince ayrı bir güzelliği oluyor. Çocukluğumdan bu yana Oburiks'i çok severim, tabi ben adını Hopdediks diye öğrenmiştim, sonra baktım ki değişmiş :). Bu animasyon filminin de diğer filmlerde bir ortak özelliği var: Galyalıları yok etmek! Bilindiği üzere Galyalıların yaşadığı Gaulois kentinde bir türlü otorite kuramayan Jules Cesar, uzun yıllar askeri güçle burayı yok etmeye çalışmış ancak Galyalıların büyücüsü Büyüfiks'in hazırladığı bir iksir ile olağanüstü güce kavuşan bu küçük halkı bir türlü yenememiştir. Bu filmde Jules Cesar bambaşka bir yöntem denemeye karar verir: Roma Sitesi (Asteriks: Tanrılar Sitesi kitabından uyarlanmıştır). Galyalıların yaşadığı yere çok yakın lüks bir site inşaatına başlayan Romalılar, sivil Romalı halkı da siteye yerleştirirler ve Galyalıları asimile ederek bir Roma kolonisi haline getirme planı sinsice devreye girmiş olur. Jules Cesar'ı bu müthiş öngörülü planından dolayı tebrik etmek gerek! Şimdiye kadar askeri her türlü tehlikeye karşı taktik geliştirmiş olan Galyalılar, bu girişim ve açılan serbest piyasa ekonomisi karşısında biraz şaşırırlar, krizi fırsata çevirmeye çalışanlar da olur. Yaklaşan tehlikeyi köyde yalnızca Asteriks ve dolaylı yoldan Oburiks fark eder, ancak görünmeyen bir tehlikeyi Galyalılara anlatmak hiç de kolay olmayacaktır.

Louis Clichy ve Alexandre Astier'in yönetmenliğini yaptığı film, Asteriks serisinin yaratıcısı değerli karikatürist Albert Uderzo'nun Tanrılar Sitesi kitabından uyarlanmıştır (1972 yılında Rene Goscinny ile birlikte bu albümü çıkarmıştır). Filmde Asteriks karakterini Roger Carel, Oburiks'i ise Guillaume Briat seslendirmektedir. Uzun bir film değil, toplamda 86 dakikadan ibaret, bir de animasyon/macera/komedi olması dolayısıyla çok akıcı ilerliyor. Konusu itibariyle günümüzü ilgilendiren bir duruma da değiniyor: doğal alanların yok olup lüks sitelerin yapılması. Dolayısıyla filmi izlerken içinde bulunduğumuz dönemi de düşünüyorsunuz ister istemez. İzlemenizi tavsiye ederim!

 "Bu Galyalılar delirmiş olmalı."

7 Ekim 2015 Çarşamba

Alaycı Kuş (Mocking Jay) - Bölüm 1 - 2014

Bu bilim-kurgu serilerin sayısının çok fazla artması ve popülerliğinin de etkisiyle kitapların da ikiye bölünerek parça parça film yapılmasından artık sıkılmaya başladım itiraf etmek gerekirse. Her ne kadar gişe hasılatı hedeflenerek yapıldığını bilsem de hem merak ettiğim hem de başladığım işi bitirmek istediğim için muhtemelen "Part-II"yi de izlerim. Kitabını okuyanlar veya serinin ilk filmlerini izleyenlerin konuya hakim olacakları üzere, Katniss Everdeen ikinci kez katılmak zorunda kaldığı açlık oyunlarından gizlice varlığını sürdüren 13. Mıntıka ve devrime destek verenler tarafından kaçırılmıştı. Bu nedenle bu filmin büyük bir kısmı 13. Mıntıka'da geçmektedir. Devrimin yüzü olması planlanan Katniss Everdeen, yıkılmış mıntıkalara giderek diğer mıntıkalarda yaşayanların desteklerini ayakta tutabilmek için propaganda videoları çekmektedir. Arenadan kaçırılamayan ve Capitol tarafından hapis tututal Peeta ise televizyonda yer alan devrim karşıtı söylemlerinden dolayı 13. Mıntıka tarafından suçlu ilan edilmek üzeredir. Bir oldu bittiyle devrim hareketinin yüzü olan Katniss henüz bu sorumluluğu kabullenemese de, Peeta'nın hayatı için bu  görevi sonuna kadar sürdürmeye kararlıdır. Bir taraftan da Gale'in ilgisini üstünde hisseden Katniss, içinde bulunduğu baskının da etkisiyle doğru kararlar verebilecek mi acaba, izleyip göreceğiz.

Suzanne Collins'in "Açlık Oyunları" serisinden uyarlanan ve serinin üçüncü filmi olan filmin yönetmenliğini, ikinci filmi de yönetmiş olan Francis Lawrence yapmaktadır, başrollerinde alışık olduğumuz üzere Jennifer Lawrence ve Josh Hutcherson bulunmaktadır. İkinci bir filmin de çekilecek olması sebebiyle bu film daha duygusal bir eğilimde ve aksiyon sahnelerini daha az tutmuş. Muhtemelen ikinci film bu anlamda daha doyurucu olacak, tabi izlemek isterseniz :).

"I have a message for President Snow: You can torture us, and bomb us, or burn our districts to the ground. But do you see that? Fire Is Catching... If we burn... you burn with us!"

16 Eylül 2015 Çarşamba

Changing Lanes (Çarpışma) - 2002

Paycheck gibi, konu anlamında basit ancak izlemesi keyifli ve akıcı bir film var karşınızda! Ben Affleck spesifik olarak bu tür filmlere seçiliyor sanırım ancak başarısız olduğu da söylenemez. Bu filmde de karşımıza hırslı ve genç bir avukat olarak çıkıyor. Toplamda bir günlük bir süreçte geçen film, adliyeye yetişmeye çalışan Gavin Banek (Ben Affleck) ve Doyle Gipson'un (Samuel L. Jackson) otoyolda küçük bir araba kazası yapmalarıyla başlıyor. Birbirini hiç tanımayan iki insan, sabah yaşadıkları bir trafik kazası ile harcadıkları yirmi dakikanın, kendilerinin ve çevrelerindeki pek çok kişinin tüm hayatını etkileyeceğinin muhtemelen kendileri de farkında değiller. Adliyede çok önemli bir duruşmaya katılmak için acele eden Gavin ile eşinin boşanma & velayet davasında orada bulunup kendini savunmak isteyen Doyle kötü başlayan sabahın faturasını karşısındaki kişiye keser. Bir tarafta her şeyini kaybetme ihtimali olan bir avukat, diğer tarafta her şeyini kaybetmiş bir baba olunca tırmanan gerilimin bir limiti de olmayacaktır. Böylece bütün gün boyunca süren bir nefret-intikam yarışı başlar. Aslında tek yapmaları gereken hayatlarının akışı birbirine bir şekilde bağlanmış bu iki adamın gözlerinin önündeki çözümü fark etmeleridir: Five minutes, ma'am. I owe your husband twenty. Hell... I'm only asking for five with you.

Filmin yönetmeni Roger Michell, başrol oyuncuları ise hırslı avukat rolünde Ben Affleck ve çaresiz baba rolünde ise Samuel L. Jackson. Dram ve gerilimin başarılı bir şekilde yansıtıldığı kanaatindeyim, boş bir vaktiniz olursa izleyebilirsiniz. İyi seyirler!
 
"Money. You... you think I want money? What I want is my morning back. I need you to give my time back to me. Can you give me back my time? Can you give my time back to me? Huh? Can you?"

14 Eylül 2015 Pazartesi

Çöldeki İzler (Tracks) - 2013

Robyn Davidson'un 1980 yılında yayınlanan kitabından uyarlanan film, maceraperest bir kadının Avustralya'nın tam ortasında yer alan Alice Springs'den Hint Okyanusu kıyılarına kadar yaptığı bir yolculuğu anlatmaktadır. 1950 doğumlu Robyn Davidson bu yolculuğu 1977 yılında, yanında üç yetişkin ve bir yavru deve ve köpeği Diggity ile dokuz ayda gerçekleştirmiştir. Yolculuğa başkamadan önce birkaç yıl Alice Springs'de deve çitfliklerinde boğaz tokluğuna çalışarak deve evcilleştirmeyi öğrenen Robyn, önündeki en büyük engeli (mali sorunlar) sponsorlar aracılığıyla aşmıştır. Bu uzun yolculuk için farklı macera-gezi dergilerine mektup gönderen Robyn, National Geographic'den aldığı olumlu yanıt ile çöl yolculuğu için  gerekli materyalleri temin edebilmiş ve yolculuğa başlayabilmiştir. Tabi bu başlama sürecinin bu kadar kolay olduğunu düşünmemek gerek, zira National Geographic'in de kendisinden bazı şartları olacaktır (farklı zamanlarda farklı destinasyonlarda derginin göndereceği profesyonel fotoğrafçı Rick Smolan fotoğraflarını çekecek ve hikayesi dergide yayınlanacaktır). Kendini tamamen çöle adayarak sonsuzluğun içinde tek başına kalmak isteyen Robyn için olmadık yerlerde karşısına çıkan bir konuşkan bir fotoğrafçı ve az da olsa tanınmanın getirdiği popülerlik hayatında olmasını istediği şeylerden değildir. Peki bu genç ve güzel kadın neden içe dönük ve bağımsızlığına bu kadar düşkün?  Belki de Robyn, aylarca sürecek ve neredeyse hiçbir insanın olmadığı ıssız çöllerde insanlardan daha iyi anlaştığı birkaç hayvanıyla yaptığı bu yolculuğu bir isyan bir kaçış ve terapi olarak görmektedir.

Avustralyalı yazar Robyn Davidson’ın kendi anılarını yazdığı otobiyografik kitabından uyarlanan filmin yönetmenliğini Şantaj (Stone) filminden tanıdığımız John Curran yapmakta, başrollerinde ise Mia Wasikowska (Robyn) ve Adam Driver (Rick) bulunmaktadır. Flashback'ler (anımsamalar) yardımıyla karakteri tanımamıza yardımcı olan John Curran, bu yaklaşımı sayesinde Robyn'in hayata karşı tepkisinin sebepleri konusunda izleyiciye fikir vermektedir. Böylece filmde bazı sahnelerde yaşadığımız zaman-mekan kavramının kaybolmasının da önüne geçilmektedir.

Bunula beraber, film görsellik itibariyle çok başarılıydı, çölün gizemli ve lirik görüntüsü izleyiciyi o atmosferin içine sokacak kadar büyüleyiciydi (görüntü yönetmenini tebrik etmek gerek). Film bu yönüyle ve "çölde yapılan yolculuk" temasıyla bana Marlo Morgan'ın "Bir Çift Yürek" kitabını da anımsattı. Aynı şekilde gerçek hayattan esinlenilerek yazılan romanda Marlo Morgan'ın Avustralya çölünde Aborijinlerle yaptığı 3 aylık yolculuk anlatılmaktadır (okumak isteyenler için). Tekrar filme dönersek, Robyn'in çöldeki yolculuğunun filme yansımasının ne kadar gerçekçi olduğu eleştirilebilecek olsa da, izlemenizi tavsiye ederim.

"In the desert time is elusive. There were days when minutes dragged on for years, and the hours stretched for eons. It felt as if I was perfectly stationary, walking in place, pushing the world around under my feet. But time moves in one direction, always forward. So I decided to keep on walking no matter what."

9 Eylül 2015 Çarşamba

Whiplash - 2014

İlk olarak Sundance Film Festivali'nde açılış filmi olarak gösterilen Whiplash, adını müzisyen Hank Levy'nin bir kompozisyonundan almaktadır. Zaten bu girişten anlaşılacağı üzere, film müzik okuluna yeni başlayan genç ve hırslı bir çocuğun hayatının bir dönemini ve konservatuarda öğrencilerden oluşan bir orkestra yöneten sert mizaçlı müzik öğretmeniyle arasındaki ilişkiyi anlatmaktadır. Bazı dedikodulara göre filmde anlatılanlar filmin genç yönetmeninin (1985 doğumlu) lise yıllarında eğitim gördüğü okulda stüdyo grubundaki anılarından yola çıkılarak senaryolaştırılmış. Ne kadarı kurgu ne kadarı gerçek bilmiyorum ama yönetmenin bu filmle çok iyi bir iş çıkardığını söylemek mümkün. Filmin birbiri ile çatışan iki oyuncusu var: Andrew ve Terence Fletcher. Konservatuara yeni başlamış olan genç baterist Andrew için Fletcher'in orkestrasına yedek de olsa katılabilmiş olmak büyük bir başarı ve kendini kanıtlamaya çalışan genç bir adam olarak bunun peşini bırakmaya hiç niyetli değil. Müzisyenlerinden büyük beklentileri olan Fletcher için ise orkestrada kimsenin yeri garanti değil ve herkes işine kendini verip varını yoğunu ortaya koymadığı sürece bir anda kendini sahne arkasında bulabilir. Sürekli yaptıkları provalarda hem fiziksel hem de psikolojik olarak baskı altında kalan Andrew, bir süre sonra başarmasının tek yolunun "kendine güvenmek" olduğunu anlayacaktır zira belirli bir seviyeye gelmiş hiç kimse için düşüşün acısız olmayacağını fark eder. Tabi bu temponun içinde jazz ve bateri ritimlerini de eklerseniz, ortaya alışılmışın dışında bir film çıkar.

Filmin yönetmeni/senaristi bu aralar "La La Land" filminin çekimleriyle meşgul olan genç yönetmen Damien Chazelle; başrollerde ise son zamanlarda Hollywood'un genç yüzü olarak ortaya çıkan Miles Teller ve disiplinli öğretmen olarak J.K. Simmons'u görmekteyiz. Filmin, 87. Akademi Ödülleri'nde en iyi film kurgusu ve en iyi yardımcı erkek oyuncunun da içinde bulunduğu üç ödül aldığını da yeri gelmişken hatırlatalım. Bununla beraber, oyuncuların performansları gerçekten çok başarılıydı, özellikle J.K. Simmons gerçekten katı bir öğretmen olsa bu kadar gerçekçi olabilirdi. Yönetmenin aynı zamanda senarist olduğu Whiplash, gerilim ve dramı çok iyi işleyen bir film, hırs, ego ve kıskançlık duyguları çok net yansıtılmış.  İzlenmesini tavsiye ederim.

"There are no two words in the English language more harmful than 'good job'"

8 Eylül 2015 Salı

Çöl Dansçısı (Desert Dancer) - 2014

Desert Dancer (Çöl Dansçısı) gerçek bir hikayeden ilham alınarak ortaya çıkarılmış bir eser; Afşin Gaffaryan adında (Afshin Ghaffarian) İran'da doğup büyümüş ve dansa meraklı bir gencin ülkesinde yaşadığı zorluklardan yola çıkılarak senaryolaştırılmış. Filme Afşin'in çocukluğu ile başlıyoruz: Çocukluğunda bile okulda veya arkadaş ortamında dans etmekten hoşlanan Afşin öğretmenleri tarafından cezalandırılır ve dans etmek için  gizli ve güvenli bir mekan gerektiğini fark eder. Bir süre sonra bir sanat okuluna katılan Afşin okulun radikal görüşlüler tarafından yıkılmasıyla grubu bırakmak zorunda kalır. Üniversite eğitimi için Tahran'a geldiğinde üniversiteden kendisi gibi açık fikirli birkaç kişi ile arkadaşlık kurmasının ardından küçük bir grup oluşturarak gizlice dans etmeye başlarlar. İran'da youtube yasaklı site olduğundan değişik ayarlar yapıp girmeyi başararak Michael Jackson, Pina Bausch, Gene Kelly ve Rudolf Nureyev gibi isimlerin videolarını izleyip hareketlerini taklit etmeye çalışırlar. Bir süre sonra kendi kurdukları yer altı dans akademisinde dans etmekle yetinmeyerek çölde -kimsenin ulaşamayacağı bir yerde- bir dans gösterisi düzenlerler. Polisin ve yobazların kendilerini görebileceği bir noktadan çok uzakları seçen Afşin ve arkadaşlarının şansları her zaman yaver gitmeyecektir. İran'da yapılan seçimler sonucunda "Where is my vote?" (Oylarımız Nerede?) protesto gösterisine de katılan Afşin, bir süre sonra uğradığı baskılar sonucu ülkeden kaçma kararı alır.

Filmin yönetmeni daha önce kısa filmler ile çeşitli festivallere katılmış olan Richard Raymond, oyuncuları ise Afşin Gaffaryan rolünde Reece Ritchie ve dansçı kız rolünde ise Freida Pinto. Yönetmenin bu ilk uzun metrajlı filmi Santa Barbara Film Festivali'nde (30. yılında) açılış filmi olarak tanıtılmış. İran'daki biri sokakta birisi de kapalı kapılar arında yaşanan paralel hayatı bir kez daha görmek için filmi izleyebilirsiniz, özellikle dansa meraklı olan kişilerin bazı sahneleri çok seveceğinden eminim. İyi seyirler!

"Dance can be anything: waving goodbye or raising your fist in the air. But you only make a difference when you find your own secret language."

Afşin Gaffaryan'ın hayatı için Tıklayınız

4 Eylül 2015 Cuma

Soysuzlar Çetesi (Inglourious Basterds) - 2009

Cesur ve eğlenceli yönetmen Quentin Tarantino'nun sıra dışı bir filmi ile karşı karşıyayız! Bilinen A  merikan klişelerinin dışına çıkan sahneleri ve tarzıyla Oscar ödüllü yönetmen & senarist Tarantino, bu kez İkinci Dünya Savaşı Nazi Almanya'sında yaşanan olaylara alternatif bir bakış yaratmış. Hem senaristliğini hem de yönetmenliğini yaptığı Soysuzlar Çetesi'nde Alman işgali altındaki Paris'te yaşanan zor günleri tesadüfen yolları kesişen karakterlerin bakış açısından anlatmış: Savaş sırasında sığındıkları evde ailesinin öldürülmesi sonucu tesadüfen hayatta kalan Shosanna Dreyfus, Yahudi Avcısı lakabıyla tanınan Alman Albay Hans Landa, emrindeki askerleri örgütleyip terörist eylemler düzenleyen anti-nazi grup ve başındaki Teğmen Aldo Raine (Apaçi), İngiliz ajanlığına soyunan Alman aktris Briget von Hammersmark ve diğer kurgu karakterler. Tüm bu insanları bir araya getiren şey, Paris'te Shosanna tarafından işletilen bir sinemada, üç yüzden fazla kişiyi öldüren Alman bir keskin nişancı hakkında yapılan filmin galası ve bu galaya Alman askeri ve bürokratik üst yönetimin tam kadro katılması. Hitler ve avanesinin de galaya katılacağı haberi Nazilerden intikam almaya yeminli Teğmen Aldo ve mangasını harekete geçiriyor. Tabi kimsenin henüz bilmediği şey birbirinden bağımsız iki adet Nazileri yok etme planının devreye girmiş olması. Farklı hikayesi olan herkesin toplandığı sinema salonununa kadar izleyicinin kafasındaki tüm sorular cevaplanıyor ve buradan sonra olacakları merak etmeye başlıyorsunuz. İkinci Dünya Savaşı'nı Amerikan yorumuyla sunan film alt metinde topladığı çeşitli konularla bir anlam bütünlüğü oluşturarak izlemesi keyifli bir hikaye ortaya çıkarıyor.
 
Hollywood'un aykırı yönetmeni olarak tanınan Tarantino'nun yazıp yönettiği filmin başrollerinde Christoph Waltz (Yahudi Avcısı Albay Hans) Brad Pitt (Teğmen Aldo), Diane Kruger (Briget von Hammersmark) ve Melanie Laurent (Shosanna) bulunmaktadır. Büyük bir gişe hasılatı elde eden film, pek çok dalda Oscara aday gösterilmiş ve oyuncuları performanslarıyla çeşitli ödüller kazanmışlardır. Tarantino filmin adını konu olarak aynısı olmasa da İtalyan yönetmen Enzo Castellari'nin 1977 yapımı "Quel Maledetto Treno Blindato" filminden esinlenmiş, hatta birkaç yerde de bu filme gönderme yapıldığı söyleniyor. İtalyan yapımı filmi izlemedim ancak Tarantino'nun alıştığımız savaş filmlerinden oldukça farklı alternatif hikayesini izlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum.
 
- I can see since you didn't see what happened inside, the Nazis being there must look odd.
- Yeah, we got a word for that kinda odd in English. It's called suspicious.
 
Quentin Tarantino'nun hayatı ve filmografisi hakkında: tıklayınız

31 Ağustos 2015 Pazartesi

Kingsman: The Secret Service - 2015

Araya biraz absürt olayların serpiştirildiği aksiyon filmlerini çok severim, Kingsman: Gizli Servis tam bu tanıma uyan bir casusluk filmi! Mark Millar'ın The Secret Service adlı çizgi romanından uyarlanılarak film haline getirilmiş. Angelina Jolie'nin oynadığı Wanted filmi de aynı şekilde Mark Millar'ın çizgi romanından uyarlanmıştır, bu şekilde kendisinin tarzını az çok tahmin edebilirsiniz. Film gizli ajan olarak yetiştirilen Gary "Eggsy" Unwin'in eğitim sürecini ve sonrasını anlatmaktadır. Babasını çocuk yaşta kaybeden Gary'ye hayatında yalnızca bir kez kullanması kaydıyla bir madalya ve teelfon numarası takdim edilir. Büyüp genç bir adam olan Gary, bir gün başına gelen bir olaydan kurtulmak adına bu telefon numarasını arar. Kendisine yardımcı olan gizli ajan Hary Hart dışarıdan butik/terzi gibi görünen bir dükkanın gizli kapılarını Gary'ye açar. Gizli ajan olarak yetiştirlmek üzere bir grup genç ile beraber eğitime alınan Gary'yi tahmin etmediği kadar zor bir eğitim süreci beklemektedir. Bir taraftan bu eğitim ile meşgul olan Kingsman, bir taraftan da dünyanın sonunu getirmek isteyen deli bir adam ile başa çıkmak zorundadır. Valentine kendi ahlak anlayışı olan bir kötü adamdır ve tüm siyasi güçleri de elinde tutmaktadır. Bu süreçte yaşanacak aksiyon dolu olaylardan da sizin keyfinizi bozmamak için bahsetmiyorum, Gary'yi yeni sınavı ile baş başa bırakıyorum.

Filmin yönetmeni X-Men: Birinci Sınıf filminin de yönetmenliğmni yapmış olan Matthew Vaughn, oyuncuları ise Colin Firth (Hary Hart), Samuel L. Jacksın, Mark Strong, Taron Egerton (Gary Eggsy Unwin) ve Michael Caine. Hikayenin aktarılış biçimi oldukça akıcı ve komikti, ayrıca aksiyon sahnelerini de görsel olarak çok beğendim. Aksiyonla açılış yapan film ne olduğunu anlamaya çalışırken aynı tempoda kapanışını da yapıyor, izlemenizi tavsiye ederim, beğeneceğinizi düşünüyorum.

"There is nothing noble in being superior to your fellow man; true nobility is being superior to your former self."

27 Ağustos 2015 Perşembe

Kanunun Kuvveti (La French) - 2014

Yine yeni bir filmle karşı karşıyayız! 2014 yılında çekimleri tamamlanan "Kanunun Kuvveti", Türkiye'de Nisan (2015) ayında vizyona girmiş. Filmin özgün adı filmdeki karakterlerden birinin lakabı olan "La French" ancak İngilizceye "The Connection" olarak tercüme edilmiş. Filmi izlediğimiz zaman hem Türkçe hem de İngilizce tercümesinin filmin içeriğiyle alakası olduğunu göreceğiniz için, bu konuda herhangi bir yorumum olmayacak. Film 1975 yılında Fransa'nın güneyindeki liman şehri Marsilya'da geçiyor. İdealist hakim (juge) Pierre Michelle'nin (gerçek bir hayat hikayesidir) Marsilya'nın kritik bir bölgesine atandıktan sonraki icraatleri anlatılmaktadır. Türkiye'den getirilen hammadeyi gizli laboratuvarlarda işleyerek Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'ya pazarlayan organize bir uyuşturucu çetesinin peşinde düşen hakim kendisini tahmin ettiğinden daha büyük bir ağın içinde bulacaktır. Hakimin ve kendisi gibi idealist bazı polislerin karşılaştığı en büyük problem, bölgenin mülki amirlerinden bankacılarına kadar herkesin bu ticarette yer alarak nemalanmaları. Tüm tehlikelerine rağmen French Connection olarak bilinen çetenin lideri olan Tany Zampa'nın peşini bırakmayan ve bu olayı şahsileştirerek onur meselesi haline getiren hakim, kendisini de büyük bir tehlikeye atacaktır. Alışılagelmiş Fransız filmlerinden farklı olan La French, hareketli senaryosu ve bol aksiyon sahneleri ile biraz Hollywood'a yaklaşıyor.

Filmin yönetmeni tek başına ilk uzun metrajlı film denemesini gerçekleştiren Cédric Jimenez, oyuncuları ise hakim rolünde Jean Dujardin, Zampa rolünde Gilles Lellouche ve Zampa'nın eşi rolünde Melanie Doutey. Filmde vurgulamak istediğim bazı hususlar var, birincisi Fransız Hukuk Sisteminin Türk Hukuk Sisteminden belirgin farkları: Pierre Michelle bir hakim ancak bilgi ve delil toplayan/tutuklama isteye/sorgu yapan/polisle beraber çalışan bir görev icra ediyor (bizdeki Savcı gibi düşünebiliriz). O nedenle yukarıda belirtilen Hakim unvanı ile neden uyuşturucu çetesinin peşide koştuğu hususu kafa karışıklığı yaratmasın. İkinci bir husus da, filmin dönemin (1975), kostüm, davranış tarzı ve mekan (araba, sokaklar, dekor) özelliklerini çok iyi yansıtıyor olması. Hatta o kadar iyi ki, filmin o yıllarda çekildiğini düşünebilirsiniz :). İzlemenizi tavsiye ederim.

Not: 1971 yılında "Kanunun Kuvveti" adında (özgün adı: The French Connection) Hollywood yapımı bir filmin daha mevcut olduğunu öğrendim, ancak aralarında hikaye açısından bir benzerlik var mıdır izlemediğim için bilmiyorum, ancak konu açısından benzerlik taşıdıkları anlaşılıyor (uyuşturucu çeteleri-polisiye). 

20 Ağustos 2015 Perşembe

Chappie - 2015

Johannesburg'da yakın bir geleceği anlatan film basit bir hikayeyle kurgulanmış aslında: Robotlar ve yapaz zeka. Filmde ilk olarak seri bir şekilde üretilmiş ve polis güçleri tarafından suçlarla savaş için kullanılan robotları görmekteyiz (robocop gibi düşünebiliriz). Kolluk kuvvetine yardımcı olan robotların programlarını yazan Deon (Dev Patel), bir taraftan uzun süredir insan gibi öğrenebilen ve zekasını geliştirebilen bir programın peşindedir. Bir süre sonra ortaya çıkardığı yapaz zeka programını uygulayacak bir robot bulamaz zira polis-robotları üreten patronu tamamen finansal sebeplerle üretim yapmakta ve ihtiyacı olmadığını düşündüğü bir yeniliğe sıcak bakmamaktadır. Dolayısıyla programını gizli kapaklı denemeye karar veren Deon, elden düşme bir robot alır ancak planlar tahmin ettiği gibi gitmez. Polis robotlarını devre dışı bırakarak suç işleme niyetinde olan çapulcu bir çetenin eline düşen Deon ve robotunu önceden planlamadığı zorluklar beklemektedir. Çapulcu gangsterler (yönetmen bu ekipte Güney Afrikalı rap grubu Die Antwoord'u kullanmış) Chappie adını verdikleri bu ürkek robotu kendi emellerine alet etmek isterler ancak kendi kararını kendisi verebilen Chappie'nin olayları yorumlayış şekli de tahmin edilenden farklı olacaktır. Ayrıca bir tarafta eski bir asker olan hırslı bir yapay zeka düşmanı Vincent (Hugh Jackman) tehlikesi de olayların büyümesine neden olacaktır. Film içerdiği bazı çelişkili sahneler dışında, aksiyon sahneleri açısından oldukça başarılıdır.

Filmin yönetmeni bilimkurgu türü ile adını duyuran yeni nesil genç yönetmen Neill Blomkamp, oyuncuları ise "Slumdog Millionaire" filminden tanıdığımız Dev Patel, Hugh Jackman ve Sigourney Weaver. Chappie'nin seslendirmesini ise Sharlto Copley yapmaktadır. Genel olarak izleyici yorumlarına baktığımızda film Neill Blomkamp'ın "District 9" filmi kadar beğenilmemiş olsa da hem felsefi hem de bilimkurgu açısından yabana atılacak bir film değil. İnsanın varlığını tanrısallıktan çıkarıp yalnızca bilince indirgeyen yorumuyla Self-Less filmine benzeyen yeni bir "tanrıtanımaz" akım bile başlatmış denilebilir. İnsanlığın negatif ve pozitif yönlerinin bir yapay zeka üzerinden eleştirildiği filmi izlemenizi tavsiye ederim.
 
"A thinking robot could be the end of mankind! Destroy that robot. Burn it to ash!"
 
"The problem with artificial intelligence is it's way too unpredictable."

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Focus - 2015

Son zamanlarda blockbuster bilim-kurgu filmler ile tanınan Will Smith'in bu kez romantik-gerilim tarzındaki bir filmi ile karşı karşıyayız. Yine de her Will Smith filmi gibi izlemesi oldukça keyifli. Filmde üç kuşak dolandırıcı olan bir aileden gelen genç bir hırsız/dolandırıcı olan Nicky'nin (Will Smith) bir dönem başından geçenler anlatılmaktadır. Bir gün Jess (Margot Robbie) adında genç bir kadınla karşılaşan Nicky, kadının acemi bir hırsız olduğunu anlar, ancak bu genç kadında bir potansiyel görerek (belki de sadece güzelliğinden etkilenmiştir) yanına alır ve eğitir. Beraber yaptıkları birkaç vurgundan sonra kişisel sebeplerle Jess ile yollarını ayırmaya karar verir. Aradan geçen üç yıldan sonra Nicky ile Jess tesadüfi bir şekilde Buenos Aires'te tekrar karşılaşır. Nicky bahisleri oldukça yüksek olan araba yarışı camiasında alengirli fakat bir o kadar da riskli bir işin peşindedir, Jess ise bu piyasada sözü geçen biri ile beraberdir. Nicky için geçmişini bilen ve çevirdiği işlerin inceliklerinin farkında olan Jess ile bu şekilde karşılaşmış olması tezgahın en kritik anında planlarını etkileyecektir. Aslında filmde bağımsız iki konu var gibi: ilki Nicky ile Jess'in beraber çalıştığı ilk bölüm ve diğeri Nicky'nin Buenos Aires'de çevirdiği bahis tezgahı. Her ne kadar filmin sonuna doğru aslında daha büyük bir entrikanın varlığı ortaya çıksa da, hikaye tek bir olay üzerinde ilerlemiyor (yani Ocean'a Eleven gibi bir düzenbazlık yok). Kısacası olaylar biraz fazla uçuk, ama izleyip zevk almak en iyisi.

Filmin yönetmenliğini Çılgın Aptal Aşk (2011) filminin de yönetmenliğini yapmış olan Glenn Ficarra & John Requa ikilisi yapmaktadır. Daha önce de bu ikili adını Bad Santa (2003) ve Kediler ve Köpekler (Cats & Dogs) (2001) gibi eğlenceli filmlerin senaristi olarak duyurmuştur. Filmin başrolünde ise Will Smith ve Margot Robbie bulunmaktadır. Filmin aksiyon dozu çok yüksek, ayrıca her entrikacı film gibi aşkla süslenen senaryonun sonu sürprizlerle dolu. Her halükarda film eğlenceli birkaç saat vadediyor, izlenmesini tavsiye ederim.

It's about distraction. It's about focus. The brain is slow and it can't multitask. Tap him here, take from there.

13 Ağustos 2015 Perşembe

Insurgent (Kuralsız) - 2015

Serinin ilk filmi Divergent (Uyumsuz)'dan daha önce bahsetmiştim ve son zamanlarda sayıları artan distopyalar hakkında kısa bir yorum da yapmıştım: 20. ve 21. yüzyılın ortak bakış açısı yakın geleceğin bir dizi felaket ile karşılanacağı yönünde, ama ortak bir durum da uyumsuz-anaşist gençlerin isyanı ya da çözüm araması olarak da belirtilebilir (Açlık Oyunları veya Labirent'teki gibi). Daha önce beş farklı gruba (bir de evsizleri sayarsak altı eder) bölünen toplumun hiyerarşik yapısından söz etmiştim. On altı yaşına gelen gençler kendilerine uygun bir grubu seçerek, yaşantılarına o grupta devam etmekte ve herhangi bir gruba uyum sağlayamayanlar uyumsuz addedilmekteydi. İkinci filmde bu açıdan değişen bir şey yok ancak ilk filmin sonundaki simülasyondan çıkan Korkusuzlar'ın diğer grupların içine dağılarak vatansız gibi yaşadığını söylemek de mümkün. Bilgelerin lideri Jeanine tarafında ise, Fedakarlar'ın yok edilerek Tris'in anne-babasının evinden alınan kutunun açılması mücadelesi var. Kutunun içinde yer alan mesajın kendilerinin kapana kısılı olduğu dünyanın dışındaki insanlardan geldiğine inanan Jeanine, elde ettiği sonuç ile başka bir dünyanın kapılarını aralayacaüını düşlemektedir. Kutunun açılması için her türlü yola başvurmaya çekinmeyen Jeanine bir süre sonra Tris ile yeniden karşı karşıya gelecektir. İkinci filmin bazı aksiyon sahnelerinin dışında olay örgüsü açısından çok detay sunduğu söylenemez, hatta çok arada kalmış gibiydi. Zaten Jeanine'in filmin sonundaki sözü de bunu kanıtlar gibiydi: "It's been over 200 years. Who knows what's out there?" Evet, üçüncü filmde neler yaşanacak bilmiyoruz, yine de film bazı vasatlıklarına rağmen hikayenin sonunu merak ettirmiyor değil.

Veronica Roth'un ikinci kitabından sinema filmine aktaraılmış olan Insurgent (Kuralsız) filminin yönetmeni ilk filmden farklı bir isim, Zaman Yolcusunun Karısı, Uçuş Planı ve RED gibi filmlerden tanıdığımız Robert Schwentke. Oyuncu ekibinde ilk seride olduğu gibi, Beatrice Prior rolünde Shailene Woodley ve Four olarak da Theo James bulunuyor. Bilim-kurgu/distopya severler zaten filmi izlemiştir ancak boş vaktiniz varsa farklı bir bakış açısı için ilzenebilir olduğunu düşünüyorum.

Dark times call for extreme measures. You may find it hard to believe, but I am serving the greater good.
 
Divergent (Uyumsuz) filmi hakkındaki yorumlarım için:
http://sinemubi.blogspot.com.tr/2014/09/divergent-2014.html

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Görevimiz Tehlikle 5 - 2015

İlk "Görevimiz Tehlike" filmi 1996 yılında çekildiğinde acaba filmin yıllar boyunca gündemde kalacağı ve dört devam filmi daha çekileceği tahmin ediliyor muydu merak ediyorum. Yirmi yıla yayılan film serisinin tümünde başrolde aynı oyuncuya (Tom Cruise) aynı tempoyla yer vermeleri de başka bir başarı diye düşünüyorum. Aslında bu seriyi övecek değilim, sonuçta harika bir senaryo veya zekice bir kurgu sunmuyor bize, daha ziyade aksiyon-casusluk sahnelerine odaklanıyor. Yine de, bu kadar emek ve eğlenceden sonra takdiri hak ediyor diye düşünüyorum :). Ben serinin tüm filmlerini izlemedim, ama bir şey kaçırdığımı düşünmediğim için boş bir vaktimde son filmi izlemekte de beis görmedim. Bu filmde şehir efsanesi olduğuna inanılan terrörist bir organizasyonun (Sendika) peşine düşen gizli ajan Ethan Hunt belki de karşılaştığı en zor görevi başarmaya çalışacaktır. Zira daha önceki karşılaştığı gibi bir ekip yoktur karşısında. Sendika (Syndicate) nereden fonlandığı anlaşılamayan, varlığı bilinmeyen (ve varlığına henüz kimsenin inanmadığı) ve resmi kayıtlara göre ölmüş kabul edilen dünyaca ünlü ajanlardan oluşan bir organizasyondur. Karşısındaki hedefin zorluğunun yanı sıra, IMF baika bir problemle daha karşı karşıyadır: CIA başkanı Hunley, disiplinsiz olduğuna inandığı, tesadüfen başarı kazandığını düşündüğü (gerçekten bu kısmı tartışılır) ve finansal gerekçelerle IMF'yi tasfiye etmek istemektedir. Anti-IMF organizasyonla başa çıkma arifesinde devlet desteğini kaybeden IMF ajanları haklarındaki arama kararına rağmen kendi imkanları ile Sendika'nın peşine düşerler.
 
Bu serinin ilk filmi 60'lı yıllarında "Mission: Impossible" adlı bir televizyon dizisinden ilham alınarak sinemaya uyarlanmış ve tahminimce büyük bir gişe hasılatı yakalayınca devamı getirildi. Farklı yönetmenlerle çekilen filmlerin sonuncusu olan Rogue Nation'un yönetmenliğini ve senaristliğini "Valkyrie" ve "Edge of Tomorrow" filmlerinin senaristliğini yapmış olan  Christopher McQuarrie üstleniyor. Oyuncuları ise, Tom Cruise, Jeremy Renner, Rebecca Ferguson ve Simon Pegg. Eğlenceli bir film, eğer vaktiniz varsa izlemenizi tavsiye ederim. Özellikle Viyana Operası bölümü hem görsel hem de aksiyon olarak en etkileyici sahnelerden biriydi.
 
- Let me guess. Presumed dead?
- Well tonight, I just made it official.

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Mad Max: Fury Road - 2015

Mad Max serisinin dördüncü filmi olan Fury Road (Öfkeli Yollar) uzun zaman alan çekim aşamasından sonra tamamlanarak gösterime girdi. Filmi ilginç kılan unsur otuz yılı aşkın bir süredir aynı yönetmenle aynı seriyi devam ettiriyor olması. Mad Max (Çılgın Max) serisinin ilk filmi 1979 yılında Avustralya'da çekilmiş ve Mel Gibson'un dünyaca tanınmasını sağlamıştır. Serinin devam filmleri Mad Max 2 - The Road Warrior (Yol Savaşçısı) ve Mad Max 3 - Beyond Thunderdome (Gökkubbenin Ardında) sırasıyla 1981 ve 1985 yıllarında yine Mel Gibson ile çekilmiştir. Ancak muhtemelen yaş engelinden, son filmde Çılgın Max rolünde Mel Gibson'u değil, Tom Hardy'yi görüyoruz. Serinin ilk üç filmini izlemediğim için konunun devam mı ettiği yoksa bağımsız hikayelerden mi oluştuğu konusunda yorum yapamıyorum, ama bilim-kurgu türünü seven kişilerin filme rahatlıkla uyum sağlayacağından eminim. Post-apokaliptik (kıyamet sonrası kurguları) türünün en önemli örneklerinden olan bu serinin dördüncü filminde çölleşmiş dünyanın engin bozkırında temposu hiç düşmeyen bir kaçma-kovalama anlatılıyor. Her zaman bireysel yaşamayı seçen ve kendini kurtarmak dışında bir motivasyonu olmayan Max hasbelkader kendini zalim lider Immortan Joe'dan kaçan bir grubun içinde bulur. Grubun başındaki Furiosa ile ilk başta anlaşamasalar da, her ikisinde de bulunan "kaçıp kurtulma dürtüsü" nedeniyle bir süre de olsa birlikte hareket etmeleri gerektiği kanaatine varırlar. Immortan Joe'nin kendisinen çalınanı geri almaktan hiç vazgeçmemesi üzerine bitmeyecekmiş gibi uzanan kum denizinde tamamen bir görsel şölene dönüşen kaçma-kovalama-çatışma sahneleri filmi başarılı bir aksiyon filmine dönüştürecektir.

Filmin yönetmeni diğer serinin diğer filmlerinin de yönetmenliğini yapmış olan George Miller, oyuncuları ise Max rolünde Tom Hardy, Furiosa rolünde ise başarılı oyuncu Charlize Theron. Her ne kadar filme adını veren Max olsa da, bu filmde en etkili ve akılda kalan karakterin Furiosa olduğunu kabul etmek gerek. Oyunculuk ve aksiyon sahnelerindeki başarısı sebebiyle mutlaka izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum, zaten türünün sevenleri filmi çoktan izlemişlerdir.

Max: You know, hope is a mistake. If you can't fix what's broken, you'll, uh... you'll go insane.

My name is Max. My world is fire and blood. Once, I was a cop. A road warrior searching for a righteous cause. As the world fell, each of us in our own way was broken. It was hard to know who was more crazy... me... or everyone else.

31 Temmuz 2015 Cuma

Münih (München) - 2005

Gerçek bir olaydan esinlenilerek film yapılmış olan konunun bizim için en ilginç tarafı Münih'te geçmesiydi (Münihi tanımaya çalışıyoruz). Münih hakkında bilgi sahibi olmak için izlediğimiz filmde karşımıza yakın dönem tarihi çıktı. Film, 1972 Münih Olimpiyat Oyunlarında yaşanan ve rehin alınan 11 sporcunun ölümüyle sonuçlanan bir rehin alma operasyonu sonucunda İsrail'in sivil suikastlarını anlatmaktadır. Olimpiyat tarihinin ilk ve en önemli terör olayı olarak kabul edilen Münih Katliamı, Kara Eylül olarak bilinen bir terör örgütüne bağlı Filistinli sekiz teröristin İsrail adına yarışan 11 sporcuyu rehin almasıyla yaşanır. 2 sporcuyu direndikleri için öldüren grup, kalan 9 sporcunun (birkaç kişi kaçmayı başarmıştır) hayatı karşılığında İsrail'de hapishanede tutulan 200 tutuklunun bırakılmasını talep ederler. Müzakerelerin uzaması sonucu sporcularla beraber Almanya'yı terk etmek için havaalanına getirilen teröristler Alman polisinin operasyon yapmaya çalıştığını anlayınca rehin tutulan 9 sporcuyu öldürerek çatışmaya girerler. Olayın bu noktaya gelmesinin en büyük sebebi Almanya'nın güvenlik zaafiyeti ve operasyonlardaki başarısızlığıdır (merak edenler linkten okuyabilir: Buradan okuyabilirsiniz ). Bu olaydan sonra Avrupa'nın pek çok yerinde yaşayan ve bu katliamda parmağı olan örgüt mensuplarının öldürülmesi için İsrail küçük bir ekip görevlendirir. Film katliama anımsamalar (flashback) şeklinde dönüş yapsa da, asıl anlatılan bu ekibin Avrupa'daki suikastlarıdır. İsrail'in bu suikastlarına karşı suikastlar da gecikmeyecek, ortalık biraz karışacaktır.

 O dönemlere şahit olmayan kişiler olarak yaşananların bir hikaye gibi geldiğinin farkındayım, ama gerçek bir olaya dayandığı ve en azından gazete haberleriyle desteklendiğini söyleyebilirim. 1972 yılını düşündüğümüzde, henüz yeni bir devlete mensup ve tam ne yapılması gerektiğini kestiremeyen sivil İsrail ajanlarının bocalamaları ve terör konusunda güç dengelerini lehine çevirmeye başaran Arap örgütün bağlantıları filme gerçekçilik katan unsurlardan. Yaşananlardan ders alan insanların şimdi olsa daha farklı davranacakları tahmin ediyorum. Olayların politik sebebi veya sonuçlarını değil de, insanlığı sorgulatan bir film, izlenmesini tavsiye ediyorum. Filmin yönetmeni efsanevi isim Steven Spielberg, başlıca rollerinde ise Eric Bana, Daniel Craig, Methieu Kassovitz ve ülkesinde buz prensesi olarak tanınan Ayelet Zurer bulunuyor.

"We deposit money from a fund that doesn't exist into a box we don't know about, in a bank we never set foot in. We can't help you because we never heard of you before. You'll do what the terrorists do. You think they report back to home base? They don't. We want them dead."

23 Temmuz 2015 Perşembe

The Reader (Okuyucu) - 2008

Güzel bir tatil geçirdiğinizde veya lezzetli bir yemek yediğinizde, birkaç gün onun anısıyla yaşarsınız ya, işte bu film bende böyle bir etki bıraktı. Filmi izledikten sonra sahneleri ve replikleri uzun süre aklımdan çıkmadı, hatta normal şartlarda yaptığım bir şey olmasa da, filmi ikinci kere izledim. Film 1995 yılında anlatıcı Michael Berg'ün başından geçen trajik bir aşk hikayesini anlatmasıyla başlıyor. Flashback (anımsamalar) şeklinde ilerleyen sahnelerde kendimizi bir anda 1958 Almanya'sında buluyoruz. Henüz 15 yaşında olan Michael Berg'e çok hasta olduğu bir gün tanımadığı bir kadın yardım eder. İyileştikten sonra kadına teşekkür için evine giden Michael bu olgun ve gizemli kadından (Hanna Schmitz - Kate Winslet) etkilenir ve ilişkilerinin yönü değişir. Utangaç bir çocuktan tutkulu bir aşığa dönüşen Michael için artık yalnızca Hanna vardır. Hanna'nın hoyrat tavırlarına rağmen bir süre gizlice yürütülen ilişki, Hanna'nın bir gün ortadan kaybolmasıyla sona erer. Uzun süre bu ayrılığın acısıyla yaşayan Michael için hayatın sürprizleri henüz sona ermemiştir. Hukuk Fakültesine başlayan Michael, öğrenci-gözlemci olarak katıldığı Savaş Suçları Mahkemesinde 8 yıldır görmediği Hanna Schmitz ile karşılaşır. Sanık sandalyesinde oturan ve eskiden sevdiği bir kadını aslında ne kadar tanıdığını sorgulayan Michael, davanın seyrini değiştirecek bir sırrı da fark eder. Hem Alman gençliğinin Almanya'nın utanç dolu geçmişini sorgulaması hem de iyi ve kötünün durum ve olaylara göre nasıl değiştiğini gösteren çok başarılı bir yapıt: Yerimde olsaydınız siz ne yapardınız?

Film için yapılan olumlu eleştirilere katılıyorum, filmin senaryosu çok sağlam bir temelde ilerliyor ve oyuncuların performansı övgüyü hak ediyor. Film hem konu hem de oyunculuk anlamında şimdiye kadar izleyip beğendiğim filmler arasında rahatlıkla ilk üçe girer.  Ancak maalesef film hakkında yapılan olumsuz eleştirilere katılamıyorum. Zira filmi tek götüren kişi Kate Winslet değil, itiraf edelim ki David Kross'un (genç Michael) performansı çok etkileyiciydi. Bununla beraber, İngilizceyi çok iyi bilen bir toplum olduğumuz için herkes oyuncuların neden Alman aksanıyla İngilizce konuştuğu ve Almanca konuşması gerektiğinden dem vurmuş. Nasılsa filmi alt yazıyla izliyorsun, farzet ki Almanca konuşuyorlar, bu gerçekten önemli mi?

Bernhard Schlink'in aynı adlı romanından senaryolaştırılan filmin yönetmenliğini İngiliz yönetmen Stephen Daldry yapıyor. Başrollerde genç Michael rolünde David Kross, olgun Michael rolünde Ralph Fiennes ve Hanna rolünde Kate Winslet yer almaktadır. Kate Winslet'in oyunculuğuyla pek çok ödül kazanan filmin başarısının bir sebebinin de romana sadık kalması olduğu söylenenler arasında (en kısa zamanda okuyacağım). Siz de bu dramatik aşk hikayesine biraz zaman ayırmaz mısınız?
 
"I'm not frightened. I'm not frightened of anything. The more I suffer, the more I love. Danger will only increase my love. It will sharpen it, it will give it spice. I will be the only angel you need. You will leave life even more beautiful than you entered it. Heaven will take you back and look at you and say: Only one thing can make a soul complete, and that thing is love."

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Sakıncalı Düşünceler (Dangerous Minds) - 1995

Filmin konusu yabancı değil, belalı bir sınıf (toplumun dışlanmış kesiminden gelen öğrencilerin bulunduğu) ve onlarla ilgilenmeye, onları anlamaya çabalayan bir lise öğretmeni. Bugün itibariyle çekilmiş bir film olsaydı, klişe bile denilebilirdi ancak filmin hem gerçek bir hikayeden uyarlanmış olması hem de çekildiği yıl itibariyle (1995) özgün olması sahip olduğu avantajlardan kabul edilebilir. Biyografi olmasının yanı sıra daha sonra çekilen benzerleri gibi güldürü amaçlamaması (gerilim-dram) da filmi farklı yapan unsurlardan. Filmde olaylar LouAnne Johnson isimli ve daha önce deniz kuvvetlerinde çalışmış bir öğretmenin özel sebeplerden dolayı öğrecilerinin büyük kısmı Afrikan-Amerikab veya Latin olan bir okulda çalışmasıyla başlar. Sınıfın öğrencileri sorunlu ve belalı olunca LouAnne öğrencileri ile iletişim kurmakta oldukça zorlanır. Zaten hayata karşı pek umutları olmayan öğrencilerin ders dinlemek veya öğrentmene saygı duymak gibi bir dertleri de yoktur. İlk derse denizcilik yıllarında öğrendiği karate ile başlayan ve öğrencilerin ilgisini çekecek şiirler ve küçük yarışmalarla yavaş yavaş iletişim kurmaya çalışan LouAnne, bu çocukların yalnızca lise mezunu olmak dışında topluma daha çok uyum sağlamalarına yarayacak bir çabaya da girişecektir. Filmin gerçek yaşamdan etkilenmesinin bir sonucu olacak ki, filmde hiçbir şey toz pembe değildir, ve aynen gerçek hayattaki gibi, karşımıza her zaman "güzel tesadüfler" çıkmayacaktır. LouAnne Johnson'un "My Posse Don't Do Homework" isimli anı kitabından Ronald Bass tarafından senaryolaştırılan bu filmi hala izlemeyen varsa, daha fazla beklememesini tavsiye ederim (kitabın sanırım Türkiye'de baskısı yok, bulamadım).

Filmin yönetmenliğini  John N. Smith yapıyor, LouAnne rolünde Michelle Pfeiffer ve onun okuldaki öğretmen arkadaşı rolünde de George Dzundza'yı görüyoruz. Filmin müzikleri de vakti zamanında çok sevilmiş, özellikle Coolio'nun Gangsta's Paradise şarkısı 90'larda gençlerin sevilen parçalarından olmuş (ben anımsamıyorum takdir edersiniz ki :)). Filmde sözü geçen lise, Kalifornia'daki Carlmont High School, ayrıca ek bilgi olarak, film vizyona girmeden önce eleştirmenlerden negatif yorumlar almış, fakat 1995 yazında şaşırtıcı bir şekilde müthiş bir gişe hasılatı yakalayan film, daha sonra başroldeki Michelle Pfeiffer'in performansının da övülmesiyle şimdi kült filmler arasında yer almaktadır.

What, are you gonna give me some advice? Just say no? Well, forget it! How the fuck are you gonna save me from my life, huh?