31 Aralık 2017 Pazar

Aile Arasında - 2017

Bir süredir sinemada yeni vizyona girmiş filmleri izlemeye gitmiyordum, herkes konuşunca ve çok sevilince Aile Arasında'yı izlemeye karar verdim. Açıkçası filmi beğendim, haftanın yorgunluğuna da çok iyi geldi bir komedi filmi izlemek. Gülse Birsel zaten kendisini komedi dizileri/filmleri ve oyunculuğu ile sevdirmiş birisi. Bu  filminde de olaylar yirmi yıldır tanışan ve sevgili olan müzisyen Neco ve aynı pavyonda vokalist olarak çalışan Solmaz'ın birlikteliklerinin Neco'nun başka bir kadın için evi terk etmesiyle başlar. Kaldıkları eski ahşap evin bir odasını tesadüfen tanıştığı işleri maddi açıdan kötüye gittiği için karısı tarafından terk edilen nevrotik Fikret'e kiralayan Solmaz bir taraftan da kızının dertleri ile meşgul olmaktadır. Kızı Zeynep'in Adana'da zengin bir ailenin oğlu olan Emirhan'la evlenmeye karar vermesinin ardından kızının mutluğu için olmadık şeyler planlar. Herkes aile arasında, kıza süre içinde her şeyin başlayıp biteceğini düşünürken, damadın ailesinin Adanalı olması Solmaz'ın planlarının gidişatını değiştirir ve olaylar kontrolden çıkmaya başlar. Bir taraftan kontrolü sağlamaya çalışıp diğer taraftan gelenekçi ve saldırgan Adanalı aile ile çocuklarının düğünlerini yapmaya çalışan Solmaz'la Fikret, bakalım herhangi bir sorun yaşamadan amaçlarına ulaşabilecekler midir?

Filmin yönetmeni son zamanlarda adı duyulmaya başlayan Ozan Açıktan, oyuncu kadrosu ise çok zengin, kadroda Engin Günaydın, Demet Evgar, Erdal Özyağcılar, Devrim Yakut, Fatih Artman, Şevket Çoruh, Gülse Birsel gibi bir şekilde tanıyıp sevdiğimiz oyuncular yer alıyor. Bu arada daha önce isim olarak tanıyıp dikkatimi çekmeyen trans birey Ayta Sözeri'yi de bu filmle tanıdım diyebilirim. Filmin senaryosu sevenleri kadar eleştirenleri de bol olan Gülse Birsel'e ait. Ben kendisi hakkında tarafsız düşünenlerdenim ancak çok iyi bir gözlem yeteneği olduğu ve bunu yazılarına başarılı bir şekilde aktarabildiği kanaatindeyim. Film orta karar başarılı bir komedi filmi, boş vakitlerinizde eğlenmek için izleyebilirsiniz. Şimdiden iyi seyirler!

-Erkek tarafı mısınız, kız tarafı mı?
-Ben gerçeğin tarafındayım.
-Hoş gelmişsiniz.

28 Aralık 2017 Perşembe

Gözlerindeki Sır - 2009

Filmi tesadüfen gördüğüm "Arjantin Sinema Günleri" afişinde gördüm ilk olarak. Daha önce Oscar kazanmış olduğu için ve Güney Amerika sinemasına ilişkin herhangi bir fikrim olmadığı için izlemeye gittim. Film  Eduardo Sacheri'nin yazdığı La pregunta de sus ojos (Gözlerindeki Sorular) adlı romandan uyarlanmış ve genel olarak yavaş ilerleyen uzun bir film. Bu nedenle bazı sahnelerde bir an önce sonuca ulaşmak istiyorsunuz. Bu filmi "hukuk konulu" filmler kategorisine de alabiliriz, zira temeline aldığı hikaye adli ve polisiye bir içerikte. Hikayenin anlatıcısı başkentte mahkeme kaleminde yıllarca sorgu müfettişliği yapan Benjamin Esposito'dur. Başına gelen bazı olumsuz durumlarda dolayı geriye kalan yıllarını farklı bir şehirde geçirip emekli olan ve  yıllar önce başkentte dosyasını incelediği ve kendisini derinden etkileyen bir vakayı polisiye roman şeklinde yazmak isteyen Benjamin, bu nedenle tekrar eski çalıştığı yere dönüş yapar. Yaklaşıl yirmi beş önce yaşanan bir tecavüz ve cinayet vakasının detaylarını yazarken, bu vaka ile ilgili daha önce dikkatini çekmeyen unsurları görmeye başlar. Dosyanın içeriğini inceleyip eski ahbapları ile tekrar görüşmeye başlaması vicdanında yer alan hakkaniyet duygusunu yeniden yüzeye çıkarır. Yıllar önce baştan savma kapatılan cinayet vakası bir anda hayatının merkezine yerleşir.

Filmin yönetmeni Juan Jose Campanella, oyuncuları ise Ricardo Darin, Soledad Villamil, Pablo Rago ve Javier Godio. Arjantin sinemasının son dönemde çıkan en iyi filmleri arasında gösterilen Gözlerindeki Sır 2010 yılının en iyi yabancı film dalınca Oscar ödülünü de kazanmış. Hatta aynı yıl Michael Haneke'nin Beyaz Bant filmi de adaylar arasındayken filmin büyük bir başarı gösterdiği söylenebilir. Bazı kaynaklarda filmde bulunan stadyum sahnesi çok övülmüş ancak ben bu sahneyi olağanüstü bulmadım. Yalnızca burada filmin temposu biraz artmıştı. Film kötü bir film değil, belirttiği gibi fazla uzundu ve sürekli bir "çağrışım yapma" "metafor oluşturma" iddiası üzerine kuruluydu. Bu nedenle artık bir yerde bitmesini bekledim. Çok beğenenler de olmuş, belki siz seversiniz. Bu arada, filmi izlerken Pablo Rago'nun yüzü çok tanıdık gelmişti, biraz araştırınca kendisinin yıllar önce benim de izlediğim Türkiye'de de yayınlanan Natalia Oreiro'nun başrolde oynadığı Kaçak Kız (Kachorra) dizisinde oynadığını tespit ettim. İyi seyirler!

"A guy can change anything. His face, his home, his family, his girlfriend, his religion,his God. But there's one thing he can't change. He can't change his passion..."

22 Aralık 2017 Cuma

Tatlı Şeyler - 2017

Güzel, sıcak ve eğlenceli bir filmdi! Aslında böyle bir filmden haberim yoktu ancak güncel filmlere bakarken bunu da görünce izlemek istedim. Tahmin edeceğiniz üzere çok başarılı bir film değil, ama boş vakit geçirmek ve biraz eğlenmek için izlenebilir. Zaten neden bilmiyorum, 2017 yılında izlediğim hiçbir filmi çok beğenmedim ya da etkileyici bulmadım. Filmin konusuna gelirsek, iki modacı, modacı Ercan ve moda ikonu Hamido, bir defileye yetişmek için arabalarıyla güneye doğru yola çıkarlar. Yolda hiç ummadıkları bir sorun ile karşılaşırlar: bir bebek. Nereden çıktığı anlaşılamayan bir bebek eşyaları ve çir çanta dolusu para ile birlikte arabalarına bırakılmıştır. Ercan ve Hamido bir taraftan defileye yetişirken bir taraftan da bebekle ilgilenmeye çalışırlar. Bu arada bebeğin babasının mafya ile başı beladadır ve peşlerindedir. Aynı zamanda parasın asıl sahibi olan mafyanın kendisi de parayı geri alabilmek için her yolu denemeye hazırdır. Kendi hallerindeki yolculukları bir anda polisiye kovalamacaya dönen modacılar bakalım hem başlarındaki belayı savıp hem de defilelerine vaktine yetişebilecekler midir?
 
Filmin yönetmeni Uğur Uludağ, oyuncuları ise Cem Özer, İlhan Şeşen, Cem Uçan, Toprak Sergen, Demet Şaşmaz ve yine yönetmenin kendisi Uğur Uludağ. Yüksek beklentiyle izlememeniz gereken bir film, eğer vakit geçirmek ve eğlenmek isterseniz, komik ve duygusal filme biraz vakit ayırabilirsiniz. İyi seyirler!
 
"Bu ülkede kız olmak zor, erkek olmak da zor. Bir kadın bir kızın üzerinde baskı kurarak erkek olduğunu zannediyorsun. bu yüzden biz ne onu ne bunu seçtik. İnsan olmayı seçtik".

11 Aralık 2017 Pazartesi

Zoraki Kral (The King's Speech) - 2010

Geçtiğimiz hafta çalıştığım kurumun atadığı eğiticinin eğitimi adı verilen bir eğitime katılmıştım, burada eğitimci bize birkaç konuşma düzeltme taktiği vermişti. Sonrasında bu filmi izleyince biraz şaşırdım açıkçası zira burada da benzer taktikler konuşuldu. Film tarihsel drama kategorisinde yer alıyor, hikayesi ise İngiltere kralı VI. George'un kekemeliğinin üstesinden gelmesini konu alıyor. V. George'un ölümünden sonra tahta VIII. Edward geçer ancak Amerikalı Wallis Simpson ile evlenmesine kraliyet ailesi hiç sıcak bakmamaktadır. Wallis Simpson'un evli olması nedeniyle kabine tarafından da veto alan VIII. Edward tahtı kardeşi VI. George'a bırakmak zorunda kalır. VI. George ise kekemedir ve halka hitap etmekte zorlanmakta ve bu nedenle halkın saygı ve sevgisini kazanamamaktadır. Kekemeliğini yenebilmek için pek çok konuşma terapistine giden kral, en sonunda farklı yöntemleri olan ve kendisine ilk adı ile hitap eden (İngilizler için bu bir tabudur) Avustralyalı konuşma terapisti Lionel Logue ile tanışır. En başta VI. George Lionel'in sıra dışı davranış şeklini yadırgasa da zamanla arkadaş olurlar ve II. Dünya Savaşı'ndan önce yapılacak radyo yayınında yapılacak konuşmaya hazırlık yapmaya başlarlar.

Filmin yönetmeni müzikal şeklinde çekin Sefiller filminin de yönetmenliğini yapmış olan Tom Hooper, oyuncuları ise Colin Firth, Helena Bonham Carter, Geoffrey Rush ve Derek Jacobi. Filmin senaristi David Seidler gençliğinde kendisi de kekemelik ile savaşmış ve yenmiş birisi. Bu nedenle kendisiyle aynı kaderi paylaşan VI. George'un hayatını özellikle incelemiş. VI. George'un terapisti Lionel Logue'un şahsi not defterindeki notlar da kullanılarak bu senaryoyu hazırlamış. Pek çok ödüle aday gösterilen film, 2011 yılında en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu ve en özgün senaryo Oscar ödüllerini kazanmış. Filmdeki mekan seçimleri, oyuncuların kostüm ve makyajları da çok özenli seçilmişti, Colin Firth'in oyunculuğunu da çok beğendim. Kekeme bir insanın tereddütleri ve tedirginliğini çok iyi yansıtmıştı. Filmi izlemenizi tavsiye ederim, iyi seyirler!
 
"In the past, all a King had to do was look respectable in uniform and not fall off his horse. Now we must invade people's homes and ingratiate ourselves with them. This family's been reduced to those lowest, basest of all creatures. We've become actors!"

Vezir Parmağı - 2017

Mahsun Kırmızıgül'ün yönettiği filmlerin tümünü henüz izlemedim ancak bu film adı itibariyle ilgimi çekti. Gencinden yaşlısına pek çok ünlü oyuncunun oynadığı filmin Osmanlı döneminde geçmesi ve aynı zamanda komedi unsurları içermesi filmi izlemek istememdeki önemli etkenlerden. Hikaye Osmanlı döneminde geçiyor ancak Osmanlı tarihine çok hakim olmadığım için net tarihi size söyleyebilecek durumda değilim. Hikayeden kısaca bahsetmek gerekirse, büyük bir coğrafyaya yayılmış olan Osmanlı Devleti bunun doğal bir sonucu olarak içinde pek çok milletten tebaa barındırmaktadır. Aynı şekilde uzak coğrafyalarda bitmeyen savaşlardan da muzdariptir. Yine bu bitmeyen savaşlardan birine bir köyün tüm erkekleri gitmiştir ancak aradan uzun yıllar geçmesine rağmen hiç dönen olmamıştır. Köyde erkeksiz kalan kadınlar bir süre sonra vezir-i azama mektup yazarak meramlarını dile getirirler ve köydeki kadınların istekleri ve soylarının devamı için köye erkek göndermesini talep ederler. Osmanlı veziri bu isteği ciddiye alır ve memleketin farklı bölgelerinden gelen beş erkeğin köye gönderilmesini emreder. "Erkeksiz bir köyün" varlığı İstanbul'da küçük bir dedikoduya neden olsa da, her şey halledilerek özel olarak seçilen beş adam bu köye doğru yola çıkar. Fakat köydeki kadınların sayısı tahmin edilenden fazla olduğu için buradan sonra eğlenceli bir çekişme başlar.

Filmin yönetmeni daha önce de bahsettiğim gibi Mahsun Kırmızıgül, oyuncuları arasında ise yine kendisi ile beraber Selim Bayraktar, Ece Uslu, Yasemin Yalçın, Gülben Ergen, Derya Şensoy, Ali Sürmeli, Meral Çetinkaya gibi pek çok ünlü isim var. Bu blogda filmler hakkında kısa yazılar yazsam da, film tekniklerinden çok anladığım söylenemez ancak yine de filmler hakkında öznel yorumlarda bulunmayı seviyorum. Açıkçası bu filmi beğenmedim, Mahsun Kırmızıgül'den daha iyi filmler izlemiştim. Bu filminden neden alışagelen konularının dışına çıktı anlam veremedim. Yine de derin analiz etmeden, Ertem Eğilmez'in Osmanlıyı anlatan filmleri gibi düşünüp anı değerlendirmek ve gülüp geçmek adına izlenebilecek bir film, ilgisini çekenler için iyi seyirler!

"Bu dünyada kimsen yoksa, fakirsen fukaraysan hiç kimse yüzüne bakmaz."

28 Kasım 2017 Salı

Ghajini - 2008

Aamir Khan'ı sevdiğim için filmlerini ara ara izliyorum, zaten sık bahsettiğim için bunu fark etmişsinizdir. Bu filmin konusunu bilmeden, yalnızca güncel filmlerden birisi olduğu için tercih ettim ve hikayesini inanılmaz beğendim. Sonrasında yorumlarından okuduğumda öğrendim ki, filmin senaryosu Christopher Nolan'ın Memento (Akıl Defteri) filminin senaryosu ile çok benzerlik gösteriyormuş, tabi ben Akıl Defteri filmini izlemediğim için bu film bana sürpriz oldu. Hikayeye gelirsek, filmin ana kahramanı Hindistan'da büyük bir GSM şirketinin sahibi genç ve bekar bir iş adamı olan Sanjay Singhania'nın yolu reklamlarda oynayan iyi kalpli ve güzel bir kız olan Kalpana ile kesişir. Kendisini Kalpana'ya farklı biri gibi tanıtan Sanjay bir süre sonra Kalpana'dan etkilenir ve kendisiyle evlenme hayalleri kurar. Tam gerçek kimliğini açıklayacağı sırada Kalpana öldürülür ve kendisi de kafasına aldığı büyük bir darbe ile geçmişini unutur. Sanjay yalnızca geçmişini değil, tüm benliğini kaybeder zira kısa süreli bir hafızaya sahiptir ve sadece on beş dakikalık bir süreyi aklında tutabilmektedir. Vücuduna kazıdığı dövmeler ve cebinde taşıdığı not defteri ile hem geçmişini hem de içinde yaşadığı anı bir arada tutmaya çalışan Sanjay, aynı zamanda da Kalpana'yı öldürenlerden de intikam almaya ant içmiştir. Ancak yaşadığı olayların yalnızca on beş dakikasını aklında tutabilen bir adam, ne kadar başarılı olabilecektir?

Filmin yönetmeni A.R. Murugadoss; oyuncu olarak ise Sanjay rolünde Aamir Khan, Kalpana rolünde ise Asin bulunuyor. Filmin yönetmeni aynı filmi 2005 yılında aynı adla fakat farklı oyuncularla çekmiş ancak tahminimce çok sevildiği için 2008 yılında daha tanınan Bollywood oyuncuları ile tekrar beyaz perdeye yansıtmış. 2008 yapımı film yayınlandığı yıl Uluslararası Hint Film Akademisi Ödülleri’nde en iyi aksiyon, en iyi ses kaydı gibi ödülleri kazanmış. Zaten bu filmi içindeki dramatik öykünün yanında Bollywood'dan ayrı tutmak da imkansız gibi, arada verilen müzikli - danslı klipler filmin üç saat uzunluğunda olduğunu bile unutturuyor. Hint sineması sevenler için filmi tavsiye ederim, Hollywood sevenler de Akıl Defteri'ni izleyebilir. İyi seyirler!

"Imagination is a magic wand, it revolves around and moves around."

15 Kasım 2017 Çarşamba

Macbeth - 2015

Shakespeare'in Macbeth'ini okuduğumdan bu yana filmini izlemek için fırsat kolluyordum. Filmlere baktığımda farklı zamanlarda çekilmiş birkaç tane Macbeth filmi olduğunu gördüm ancak daha iyi bir görüntü kalitesi olacağı umuduyla 2015 yapımı olan filmi tercih ettim. Nedenini tam anlayamamakla beraber, bu filme hiç ısınamadım, Marion Cotillard bile filmi güzelleştirememiş. Ya da benim kitabı okurken aklımda canlanan sahneler bambaşkaydı hayal kırıklığına uğradım bilemiyorum. Filmin sahnelerinde hiçbir canlılık veya ihtiras yoktu, o nedenle hikayenin yüksek temposunu maalesef hissedemedim. Daha önce kitabı okuyanlar veya daha eski yapım filmleri izleyenlerin aşina olacağı gibi, konu 11. yüzyıl İskoçya'sında kralın ordusunda görev yapan ve krala sadakatiyle bilinen Macbeth'in önemli zaferler kazandıktan sonra üç kadın kahinin kehanetiyle yoldan çıkmasını anlatmaktadır. Kehanete göre Macbeth önce Cawdor Baronu daha sonra da kral olacaktır. Bu kehanete itibar etmeyen Macbeth, kralın kendisini Cawdor Baronu ilan etmesiyle içine bir şüpheyle karışık bir umut doğar. Hırslı ve güç sevdalısı karısının da kışkırtmasıyla kral olmak için harekete geçer ve mevcut kralı öldürüp yerine geçer. İşlediği suçların da ağırlığıyla içi hiç huzur bulmayan Macbeth elindeki güçle ne yapacağını bilemez ve git gide daha da paranoyak olur. Geri dönülemez bir yola girdiğini fark eden Macbeth, elde ettiklerini kaybetmemek için kendini kötülükle zehirlemek pahasına elinden gelen her şeyi yapacaktır.


Shakespeare'nin bu eseri yine İskoçya'da yaşamış bir Generalin hayatından esinlenilerek yazılmıştır. Tiyatro oyunu olarak yazılan eser, yazıldığı günden bu yana dünyanın pek çok yerinde sahnelenmiş ve birkaç kere de filme çekilmiştir. Bu filmin yönetmenliğini Assassin's Creed 3D filmini de yönetmenliğini yapmış olan Justin Kurzel yapıyor, bay ve bayan Macbeth rolünde ise  Michael Fassbender ve Marion Cotillard yer alıyor. Filmde sahneler kasvetli, kanlı ve karanlık olduğu için filmi sevemediğimden bahsetmiştim ancak Orson Welles'in 1948 yapımı filmini ya da Roman Polanski'nin 1971 yapımı filmini izlemediğim için kıyaslama da yapamıyorum. Zaten ilig duyan biriyseniz, en az birini izlemişsinizdir. İyi seyirler!


Life's but a walking shadow. Honor. Love. Friends. But in there's death. Curses."

3 Kasım 2017 Cuma

The Pyramid Code (2009)

Mısır gezi planı yaptığımız için bir tavsiye üzerine bu belgesel serisini izledik. Aslında seriyi beğendim ama belki de beklentim daha yüksekti ya da daha egzotik ve mistik görüntüler bekledim bilemiyorum, biraz hayal kırıklığı da yaşadım. Bu işin nedeni, çocukluğumdan bu yana izlediğimiz sinema filmlerinde Eski Mısır'ın bize çok egzotik ve büyüleyici olarak tanıtılması diye düşünüyorum ancak gerçekler her zaman filmlerdeki gibi büyüleyici olamayabiliyor. Aslında, bir açıdan baktığımızda,  görüntülerin 2008-2009 yılında çekildiğini düşündüğümüzde antik kentlerde bazı bozulmaların olması da doğal. Ben izlemek isteyenleri etkilemiş gibi olmayayım :). The Pyramid Code toplamda 5 bölümden oluşan bir belgesel. Belgeselde piramit bölgesinin ve eski mısır tapınaklarının gizemi araştırılarak, Altın Çağ (Golden Age) denilen dönemde Mısır'ın ne kadar ileride olduğuna ilişkin bazı teoriler ortaya atılıyor.  Söylenene göre, hazırlayan kişiler belgeselin yayınından önce 25 kez Mısır'a bir o kadar da diğer ülkelere gitmişler (tahminimce Avrupa'da bulunan müzelerden papirüsler ve Antik Mısır dönemine ait diğer ürünler incelenmiştir). Alt yapısına bakıldığında, belgeselin hazırlanmasında jeologların, astrofizik ve arkeoloji uzmanlarının, resim yazı uzmanlarının ve kimyagerlerin çalıştığı da görülüyor. Üzerinde çalışılmış bir proje olduğu kesin, ilgisini çeken kişilere mutlaka tavsiye ediyorum.
 
Son olarak her birisi yaklaşıl 45 dakika olan bölümlerden kısaca bahsetmek istiyorum, birinci bölümde piramitlerin neden yapıldığına ilişkin bazı teoriler ortaya atılırken, Eski Mısır'a ait geleneksel hikayeler de tartışılıyor. İkinci bölümde, Eski Mısır'ın dönemine göre ne kadar ileri bir uygarlık olduğu ve tapınaklarının yapımında hangi tür teknolojilerin kullanılmış olabileceği tartışılıyor. Üçüncü bölümde, resim yazılarındaki bazı sembollerin anlamlarından bahsedilerek, kozmoloji ile olan bağlantısı tartışılıyor. Dördüncü bölümde piramitlerin yapımında bazı üstün yeteneklere sahip insanların rol aldığı tartışılıyor ve Altın Çağ'a vurgu yapılıyor. Son bölümde ise yıldızların hareketleri ve zaman döngüleri incelenerek, Mısır hakkında farklı bir kronoloji ortaya atılıyor. Şimdiden iyi seyirler!
 
Netflix üzerinden izlemek isteyenler için:

27 Ekim 2017 Cuma

Sihirbazlar Çetesi - 2 (Now You See Me - 2) - 2016

Daha önce serinin ilk filmi hakkında kısa bir yazı yazmıştım, şimdi ikincisini de izledim. İkinci film de en az birincisi kadar heyecan uyandırıcıydı. Bu kadar başarılı oyuncular bir araya gelince, böyle güzel bir film ortaya çıkması da kaçınılmaz oluyor tabi. Hikayeye gelirsek, ilk filmin sonunda canlı yayında gözünüzün içine baka baka oynanan bir gösteri ile Robin Hood stili tüm paranın halka dağıtıldığı sahnenin üzerinden bir yıl geçmiştir. Daha önceden planlanan tarihte ve planlanan yerde dünyanın en hünerli illüzyonistleri olan Atlılar Çetesi bir araya gelecek ve yeni bir gösteri yapacaktır. Belirlenen tarihte halkın gösteri için meydanları doldurduğu alanda polis de çeteyi tutuklamak üzere beklemektedir. Kaçmanın kendileri seviyesindeki illüzyon ustaları için çocuk oyuncağı olduğunu göstermek isteyen çete üyelerinin ilk planları pek de umulduğu gibi ilerlemez, B planları bile umulduğu gibi gitmez. Egoları yüzünden mi her şey bu hale gelmiştir yoksa aslında yaşananların tümü çok daha büyük bir planın bir parçası mıdır? Çetenin itibarlarını yeniden kazanmak için çok daha büyük bir soygun yapmak zorunda mıdır? Bilim mi daha güçlüdür yoksa gözbağı mı? Bu tür filmlerde bazen bu ikilemleri çözmek zorunda değilsiniz, seyir zevkine kendinizi bırakın gitsin, size eğlenceli bir saat vadediyor.

Devam filminin yönetmenliğini Jon M. Chu yapıyor, oyuncuları ise ilk filmden de tanıdığımız kişiler: Mark Ruffalo, Lizzy Caplan, Morgan Freeman, Jesse Eisenberg ve Woody Harrelson. Bu kadar birbirine meydan okuyan oyuncuyu bir arada bulunca bu filmi izlemek de kaçırılmamalı diyorum kendi adıma. Film hiç düşmeden ilerleyen bir tempoya sahip olduğu için sürpriz bozmamak adına fazla da bahsetmek istemiyorum, iyi seyirler şimdiden!

"Seeing is believing, but is it truth? Depends on your point-of-view. Are you listening, horsemen? When you emerge, and you will, I will be there... waiting. Because mark my words, you will get what's coming to you... in ways you can't expect... but very much deserve. Because once thing I believe in is an eye for an eye."

Sihirbazlar Çetesi filmi hakkında (ilk film):
Tıklayınız

25 Ekim 2017 Çarşamba

Kayıp Zamanlar (Vanishing Time: a Boy Who Returned) - 2016

Özellikle Kore yapımı filmleri izlemiyorum ya da Uzak Doğu sinemasının yakın takipçisi değilim. Ancak bir şekilde karşıma çıkarsa da merak edip izliyorum. Kayıp Zamanlar, Güney Kore yapımı senaristliğini ve yönetmenliğini aynı kişinin yapmış olduğu bir film. Şimdiye kadar çok fazla Güney Kore filmi izlememiş olsam da, Okja filminde veya bu filmde dikkatimi çeken bir husus var: Koreliler duygularını uçlarda yaşamayı seviyorlar. Filmin konusuna gelirsek; film üzerinde yerleşim olan küçük bir adada  geçmektedir. Bir grup ergen çocuk (üç erkek bir de kız) yakınlarda bulunan bir maden ocağındaki patlamayı izlemek üzere gizlice yasak bölgeye girerler. Yasak bölgede ormanda ilerlerken bir ağaç kovuğunda suyun dibinde yeşil bir yumurta bulurlar. Duydukları bir hikayeye göre bu yumurta zamana hükmedebilen bir cine aittir ve kırılırsa kıran çocuklar yetişkin olana kadar zamanın ötesinde kalacaklardır. Bu arada Soo-rin tokasını ağaç kovuğunda unuttuğunu fark eder, onu almak için kovuğa girip çıktıktan sonra yumurtanın kırılmış ve tüm arkadaşlarının ortadan kaybolmuş olduklarını görür. Tüm şehir bir yaşananlar tam bir muammadır, üç çocuğun nereye kaybolduğunu bulabilmek adına tüm polis örgütü seferber olur ancak herhangi bir ize ulaşamazlar. Yetişkin bir adamın Soo-rin'e gelerek aklını karıştırması da tüm gözlerin bu adama çevrilmesine neden olur: Acaba çocukları bu adam mı kaçırmıştır?

Filmin yönetmeni Güney Koreli senaryo yazarı ve yönetmen olan Tae-hwa Eom (ben daha önce adını hiç duymamıştım), oyuncuları ise Dong-won Gang ve Eun-soo Shin. Fantastik hikayeleri gerçekten severim, ama senarist bu hikayeyi bir noktada fantastik olmaktan çıkarıp filmdeki polislerin "komplo teorisi"nden esinlenerek "pedofili" hikayesine çevirmiş olsaydı izleyiciye daha çok sürpriz olurdu diye düşünüyorum. Filmin mevcut senaryosunu da beğendim, yalnızca bazı sahnelerde olayları nasıl birbirine bağladı anlayamadım. Ama fantastik film olduğundan bazen de mantık aramamak gerekir :). Ben beğendim, umarım siz de seversiniz. İyi seyirler!

"When you are fully immersed in something, subjective time flows faster. Mihaly's 'Flow Theory'. It's good to feel time pass, you try it too. I wish I could live well here like you..."

12 Ekim 2017 Perşembe

Amerikan Sapığı (American Psycho) - 2000

"Amerikan Sapığı" modern dünyada son yıllarda "işlerin nasıl çığırından çıktığına" dair güzel bir film olmuş. Film 2000 yılında çekildiği, çok kişi tarafından izlendiği ve film hakkında bolca yazılıp çizildiği için benim yazım çok geç kalmış bir yazı olacak ancak ben filmi yeni izleyenlerdenim :). Zaten üzerinden uzun bir zaman geçmesine rağmen, filmde anlatılan konunun hala aktüel olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Başlamadan bir itirafta bulunmak da istiyorum, ben bu filmi yalnızca korku filmi sanıyordum ancak bu film bir "kara komedi - gerilim" filmiymiş, izleyince tüm düşüncelerim bir anda değişti, hatta Amerikan Sapığı 2 filmini de merak etmeye başladım. Filmin konusuna gelirsek; filmin ana kahramanı Patrick Bateman (Christian Bale) Wall Street'te bir finans şirketinde yöneticidir ve pek çok kişinin gıpta ettiği lüks bir hayatı vardır. Ancak hayatı tamamen "etiket"lerden oluşmaktadır: dairesi, vücudu, günlük hayatı, yemek yediği yerlere kadar. Hatta arkadaşlık ettiği çevreyi, nişanlısını bile kartvizitlerine göre seçer. Her şeyde en iyi en lüks olma isteği o kadar baskındır ki, kendi sahip olduğu "şey"lerden daha iyisine sahip birisini gördüğünde hissettiği haset duygusu yavaş yavaş kendisini insan olmaktan çıkarır. İçindeki en ilkel duyguların esiri olmaya başlayan Patrick gündüzleri herkes gibi yaşarken geceleri kendisinden daha aşağı gördüğü insanları öldürmeye başlar. İçindeki kara delik büyüdükçe daha çok cinayetler işlemeye başlayan Patrick için bir yerde işler kontrol edilemez boyuta ulaşır.

Filmin yönetmenliğini bir kadın yönetmen olan Mary Harron yapmaktadır; söylenenlere göre bu filmdeki baş karakterin kadınları öldürmesi nedeniyle feministler tarafından da çok eleştirilmiştir. Hatta filmi izleyenler seyirci kitleri bile filmi sevip sevmemek arasında kararsız kalmıştır. Bir grup tarafından kült bir film olarak adlandırılan Amerikan Sapığı bir grup tarafından kesinlikle sevilmemiştir. Ben aslında filmi sevdim ancak çok eksik buldum, bazı konuların yeterince iyi açıklanmadığını düşünüyorum. Bunun nedeninin Bret Easton Ellis'in kitabından uyarlanan bu filmin kitaptaki pek çok detayı göz ardı etmesidir diye tahmin ediyorum. Pek çok rahatsız edici ve kanlı sahneler içerse de, filmin "tüketim kültürü"nün bireyde yarattığı yabancılaşmayı ve bireyleri özgün olmaktan çıkarıp nasıl metalaştırdığını anlatmayı az da olsa başardığı kanaatindeyim.

"There is an idea of Patrick Bateman; some kind of abstraction. But there is no real me: only an entity, something illusory. And though I can hide my cold gaze, and you can shake my hand and feel flesh gripping yours and maybe you can even sense our lifestyles are probably comparable... I simply am not there."

28 Eylül 2017 Perşembe

The Jungle Book (Ormanın Çocuğu) - 2017

Çocukluğumuzda çizgi filmini izlediğimiz ormanın çocuğunun sinema filmi de beni en az çocukluğumdaki kadar heyecanlandırdı. Filmin bu yeni yapımını izlerken daha önce dikkatimi çekmeyen pek çok husus gözüme çarptı ve bu durum hoşuma gitti. Öncelike her ne kadar Walt Disney yapımı olsa da filmin Hint masallarından etkilendiğini fark ettim. Kadim Hint kültürünün doğayı seven, ormanın kralı "fil"i yücelten ve doğadaki her canlıda "ruh"  bulunduğunu iddia ettikleri inancı bana "Pi'nin Yaşamı" filmini de anımsattı. Her bir hareketinin altında farklı bir hikaye olan Hint felsefesi de düşünülünce, The Jungle Book'taki hayvanların isimlerinin bile rastgele verilmediği izlenimi oluştu bende. Filmin konusuna zaten çoğunuzun hakim olduğunu düşünüyorum; ailesini kaybeden küçük bir insan yavrusu (onlar da doğanın parçası) olan Mowgli ormanda Akela önderliğinde bir kurt sürüsü tarafından büyütülür ve en yakın arkadaşı bir panterdir (Bagheera). Ormandaki su kıtlığı nedeniyle hayvanlar arasında geçici bir ateşkes ilan edilmiştir ve su sorunu sona erene kadar su çevresinde hiçbir hayvan diğerine saldırmayacaktır. Uzun zamandır Mowgli'yi öldürme planları kuran insan düşmanı kaplan Shere Khan dört gözle kuraklığın sona ermesini beklemektedir. Kuraklık sona ererken kurtlar kendisini daha güvende olması için insanların arasına yolcu eder. Yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan Mowgli için bu yolculuk hem dış dünyayı hem de kendisini keşfetme yolculuğu haline gelir.

Filmin yönetmenliğini Jon Favreau yaparken, hayvanları ve Mowgli'yi seslendirenler: Ben Kingsley, Scarlett Johansson, Idris Elba, Neel Sethi ve Bill Murray gibi isimler. Ayrıca filmin görsel ve teknik olarak sonucu da mükemmele yakın bence. Bununla beraber, yazının başında da belirttiğim gibi, bu film beni en az çocukluğumdaki gibi heyecanlandırdı, hayvanlara ve ormana farklı bir gözle bakmaya başladım. Hint asıllı ingiliz romancı Rudyard Kiplin'in çocuk klasiğinden uyarlanan bu filmi hayattınızın bir döneminde izlemediyseniz mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

"Mostly, men stay in their village, far from the dark of the jungle. But sometimes, they travel. And when they do, their caves breathe in the dark. They call it the Red Flower. Man's creation. It brings warmth and light and destruction to all that it touchesss.

28 Ağustos 2017 Pazartesi

Dahleez (TV Series) - 2016

Beintehaa'dan sonra orada oynayan aktörün rol aldığı diğer Hint dizisini de konusu ilgili çektiği için izledim. Baş rollerinde Harshad Arora (Adarsh) ve Tridha Choudhury (Swadheenta)'nın rol aldığı dizi toplamda 105 bölümden oluşuyor. Ancak bölümler 20-23 dakika olduğu için izlemesi kolay ve akıcı oluyor. Zaten daha önce bir Hint dizi izlediyseniz nasıl bir akışı olduğunu da muhtemelen biliyorsunuzdur. Bu dizide olayların tamamı Delhi'de geçmektedir. Swadheenta okulu yeni bitirmiş tecrübesiz bir avukattır, Adarsh ise IAS çalışanıdır. IAS Hindistan'ın üst düzey bürokratik sivil memurluklarından birisidir. Her ikisi de adaletin peşindedir ancak farklı yollardan ilerlemektedir.

Dizi İngilizcede "courtroom drama" adı verilen, mahkemeleri konu edinen ve gerilim ögeleri de içeren bir romantik dizi olma özelliği taşıyor. Hindistan'ın bürokrasisi, polis teşkilatı, ordusu, mahkemelerinin işleyişleri ve kapalı kapılar ardında kalan üst düzey politikası hakkında az da olsa bir izlenim veriyor. Bu dizinin adı öncelikle baş roldeki kızın dizideki karakterinin adı olan "Swadheenta" olarak açıklanmış ancak daha sonra "Dahleez" olarak değiştirilmiş. Swadheenta Hint dilinde "Independence" anlamına gelmekteymiş, bu nedenle olsa gerek kendisinin dizideki lakabı da "Freedom".

Ben diziyi beğendim, nitekim sonuna kadar da izledim ancak diğer Hint film/dizilerinden farklı bulduğumu söylemek isterim. Öncelikle diğer Hint dizileri gibi "sürreal" değildi, danslar ve etnik kıyafetlerin kullanımı çok azdı (düğünlerde, özel günler vb. kullanılıyordu). Hint filmlerinin en sevilen klişeleri de kullanılmamıştı :). Yine de Ramakrishnan, Bihari, Tamil ne demektir ve kültürleri nasıldır biraz öğrendim. Dünyada çok farklı kültürler ve etnik gruplar yaşıyor ancak muhtemelen en kompleks grup Hindistan'dır. Umarım siz de Bollywood seviyorsunuzdur, iyi seyirler'

IMDB puanı için:
http://www.imdb.com/title/tt6093500/ 

17 Ağustos 2017 Perşembe

Mumya (The Mummy) - 2017


Mumya denilince muhtemelen sizin de aklınıza 1999 yapımı "Mumya" ile 2001 yapımı devam filmi "Mumya Geri Dönüyor" gelecektir. Hatta bana bu film önerildiğinde ilk tepkim ben onu yıllar önce izledim oldu. Ancak o film bu film değilmiş :).

13 Ağustos 2017 Pazar

Yeniden Başla (Demolition) - 2015

Bazen yeni bir başlangıç için her şeyi geride bırakmak gerekebilir diyen bir film. Hatta bu filmin çok net bir özeti var o da hepimizin bildiği bir şarkı: Sil baştan başlamak gerek bazen / Hayatı sıfırlamak / Sil baştan sevmek gerek bazen / Her şeyi unutmak. Bu filmde başrol oyuncusu Davis Mitchell'in hayatının değişmesinin dönüm noktası eşiyle beraber geçirdiği trafik kazasında eşini kaybetmesiyle başlar. Yaşadığı duygusal şokun dışa vuramayan bu nedenle beyni boşaltılmış zombi gibi dolaşan Davis, eşinin vefat haberini aldığı hastanede bozuk bir otomata kaptırdığı parasını ve alamadığı çikolatasını kafasına fena halde takar. Otomat şirketine şikayet mektubu yazan Davis, bir süre cevap gelmemesine rağmen şikayet mektupları yazarak kendi hayat hikayesini tek taraflı olarak onlara anlatmaya devam eder ve bu mektuplar bir süre sonra müşteri temsilcisi Karen'in da ilgisini çekmeye başlar. Bu olayın alışkanlık haline gelmesinden sonra Davis, hayatını durmaksızın sorgulamaya, daha önce dikkat etmediği detayları görmeye ve önem verdiği şeyleri ise önemsizleştirmeye başlar. Ondaki bu değişim ailesinin de (eşinin ailesi) dikkatini çeker ve her fırsatta eleştirilir (Gregor Samsa gibi dışlanır neredeyse). Davis ise Karen ile birlikte tekrar kendine dönmeyi keşfeder ve modern çağın vebası "yalnızlık" ve "farkında olmadığımız takıntılar" ile de yüzleşir. Aslında herkes gibi o da yeni bir hayata başlayıp eskiye dair her şeyi geride bırakmaya çabalamaktadır.

Filmin yönetmeni Jean-Marc Vallee, oyuncuları ise mutsuz rollere çok yakışan Jake Gyllenhaal ve müşteri temsilcisi rolünde Naomi Watts. Filmin konusu durağan olsa da, heyecan uyandırdığını ve izleyiciyi merak ettirdiğini söylemek mümkün. Siz ne düşünürsünüz bilemiyorum ama ben oyuncuların da rollerine çok yakıştığını düşünüyorum, eğer bu senaryo bir kitap olsaydı ve ben hayalinde karakterleri canlandırsaydım, bunlar Jake ve Naomi gibi olurdu. Yeni başlangıç yapmak isteyenler için iyi seyirler!

"Dear Champion Vending Company: I put five quarters in your machine and proceeded to push B2, which should have given me peanut M&M's. Regrettably, it did not. I found this upsetting, as I was very hungry, and also my wife had died ten minutes earlier."

11 Ağustos 2017 Cuma

Yeni Ahit (New Testament) - 2015

"Yeni Ahit" tam anlamıyla Aamir Khan'ın başrolünde olduğu "P.K." gibi olmasa da aynı kavramları izleyiciye sorgulatacak bir film. Tanrı kavramını merkeze alarak gerçekten tabu olan bir konuyu işlediği için çok fazla eleştiri aldığından emin olduğum bu filmi eğer inançlar konusunda toleransınız varsa izleyebilirsiniz. "Yeni Ahit" de "Tanrı" karısı ve kızıyla birlikte Belçika-Brüksel'de dışarı ile hiçbir bağlantısı olmayan eski ve loş bir evde yaşamaktadır. Kendine ait bir odası vardır ve burada dünyada yaşayan tüm insanların kayıtları bulunmaktadır. Odanın ortasındaki masaüstü bilgisayardan tüm dünyayı yönetecek kararlar almakta ve insanların kaderlerine müdahale etmektedir. Tanrının karısı ve kızıyla olan ilişkisine bakarak çok iyi birisi olduğunu söylemek pek mümkün değildir hatta aksine yaptığı küçük kötülüklerden mutlu oluyor gibidir. Küçük kızı Ea yaptıklarını fark ettikçe kendisini her geçen gün daha az sevmekte ve kaçma planları yapmaktadır. Planlarını uygulamak için önce dünyadaki herkese ölecekleri günün bilgisini sızdırır. Dünya kaos ile meşgul iken, Ea'nın abisi olarak tanıtılan Jesus (İsa) kendisi ile iletişime geçerek dışarı ile bağlantısı olmayan evden nasıl kaçıp insanlarla nasıl iletişim kuracağını öğütler. Ea kendisine altı havari bulup onların da yardımıyla yanlış giden şeyleri düzeltmeyi ve yeni bir ahit yazmayı kafasına koymuş ve planını uygulamaya başlamıştır.

Filmin yönetmeni daha önce fantastik bir film olan Mr. Nobody (2009) filminin de yönetmenliğini yapmış olan Jaco van Dormael, oyuncuları ise Benoit Poelvoorde, Yolande Moreau, Pili Groyne ve Catherine Deneuve'dir. Filmin çocuk oyuncusu Ea rolündeki Pili Groyne gerçekten çok iyi bir performans sergilemişti, tüm filmi neredeyse o yürütüyor diyebiliriz. Filmde şiddet yanlısı erkek bir figür olan tanrının kadın nezaketi karşısında yenilmesi de için üzerinde tez yazılması gereken bir detay. Filmin içerdiği derin konuyu komedi unsurlarıyla anlatmış olması da ayrı bir olay gerçekten. Bu nedenle filmin aslında ders vermek ya da felsefi tartışmalara girmek istemediği de düşünülebilir. Dolayısıyla absürt komediye kendinizi bırakarak yalnızca filme dahil olup çok düşünmeden izleyip geçmekte fayda var.

"Law 1522: If one day you fall in love with a woman there's a great chance you will not spend your life with her."

9 Ağustos 2017 Çarşamba

Mandalina Bahçesi (Tangerines) - 2013

Bu film için, savaş yıllarında geçen, sade ve basit bir hikayenin çarpıcı bir şekilde abartıya kaçılmadan anlatılması diyebiliriz. Dolayısıyla "Mandalina Bahçesi" son zamanlarda izlediğim filmler arasında en çok etkilendiğim film oldu, özellikler "herkesin kendi hikayesi vardır" fikrinin çok ince işlendiğini düşünüyorum. Filmde Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Kafkasya'da durulmayan suların etkilediği halk birkaç karakter üzerinden anlatılmaktadır. Gürcistan'a yerleştirilen Estonyalı köylüler Abhazya Savaşı'ndan sonra Estonya'ya göç etmişlerdir, köyde yalnızca mandalinalarını hasat edip para kazanmak isteyen iki yaşlı köylü olan Ivo ve Markus kalmıştır (biz öyle biliyoruz en azından). Birisi atölyesinde marangozluk etmekte ve mandalina sandığı üretmekte, diğeri ise bahçesindeki mandalinaları toplayarak sandıklara yerleştirmektedir. Görünürdeki tek sıkıntıları vakit iyice geç olmadan mandalinaları toplamak ve satabilmektir.  Ancak yaşadıkları köyün Gürcü-Çeçen savaşının tam ortasında kalması nedeniyle taraflar arasındaki çatışmalardan da olumsuz olarak etkilenirler. Ivo'nun da Markus'un da bu çatışmaya bulaşmak gibi bir istekleri yoktur, nitekim hem Gürcü hem de Çeçen askerlerine yardım ederek bu savaşın herhangi bir tarafında olmayı istemediklerini gösterirler.

Filmin yönetmenliğini Gürcü yönetmen Zaza Urushadze yapıyor, oyuncuları ise İvo rolünde Estonyalı oyuncu Lembit Ulfsak, Markus rolünde ise yine Estonyalı bir oyuncu Elmo Nüganen. Mandalina Bahçesi, izlemeye alıştığımız yıldızı parlatılan aksiyon dolu kahramanlık filmlerinin yanında durup "savaş" ve "insan olmanın" kavramlarını bize sorgulatacak bir film. Özellikle isimsiz kahramanlar üzerinden oldukça sade bir anlatım ile savaşın tüm kötü yanlarını, acıyı ve çaresizliği net bir şekilde izleyiciye aktarıyor. Oyuncuların da çok iyi bir performans sergilediklerini düşünüyorum, bu nedenle çekimlerin yalnızca birkaç mekanda yapılmış olması bile filmin temposundan bir şey kaybettirmiyor. Bu filmin çok kısa ve net bir özeti var aslında: Savaşın kazananı yoktur! İzlemek isteyenlere mutlaka tavsiye ederim, şimdiden iyi seyirler!

- I will avenge my friend. This is a holy thing for us old man, you don't understand.
- Killing a sleeping man, when he is unconscious, is that a sacred thing too? I didn't know.

1 Ağustos 2017 Salı

Karanlığın Elli Tonu (Fifty Shades Darker) - 2017

Daha önce bu serinin ilk kitabını okuduğumu ilgi uyandırmadığı için devam etmediğimi söylemiştim. İlk filmini de izlediğim için, uygun bir zamanda ikinci filmini de izledim, muhtemelen seriyi yarım bırakmamak adına üçüncü filmini de izlerim. Bir önceki yazımda kitap & film karşılaştırması yapabilmiştim ancak bu yazıda yapamıyorum ama film açısından ilk filmden ne daha iyi ne de daha kötü bir film olduğunu söyleyebilirim. Aslında ikinci filmde tam olarak anlaşılamayan ya da gizemli kalan hikayenin yavaş yavaş şekillendiğini ve anlam kazandığını söyleyebiliriz. Serinin bu filminde, ilk filmde pek de iyi ayrılmayan Anastasia Steele (Dakota Johnson) ile Christian Grey (Jamie Dornan) yaşadıkları tutku dolu anları geride bırakmaya çalışmaktadır. Daha doğrusu Anastasia her anlamda kendi hayatını kurmaya ve Christian'ı unutmaya çalışmaktadır, tabi bu hedefte pek çok yolu denese de her fırsatta karşısına çıkan Christian ile bir noktadan sonra yeniden birlikte olmaya başlarlar. Tutkulu çiftin yeniden bir araya gelmesi beraberinde pek çok zorluğu da getirmiştir. Christian'ın geçmişi henüz peşini bırakmadığı için Anastasia'nın başa çıkması gereken zorlukların sayısı da artmıştır. Zaten duygusal bir ilişkinin içinde boğulmamaya çalışan Anastasia'yı şimdi de kıskançlık krizleri ve Christian'ı kaybetme korkusu beklemektedir.

İkinci filmin yönetmenliğini ilk filmi yöneten Sam Taylor-Johnson yapmıyor, bu kez James Foley'i görüyoruz yönetmen koltuğunda. Bu nedenle mi bilemiyorum ama filmin tarzı da ilk filme göre biraz farklıydı, tamamen erotik veya sadist görüntüler daha azalmış, film biraz daha romantizme kaymış gibiydi. Belirttiğim gibi, serinin ikinci kitabını okumadığım için tam anlamıyla kıyaslama yapamıyorum belki de hikaye romantizme evrilmiştir. Dolayısıyla ilk filmde yaptığım sert eleştirileri yapamıyorum ama film hala vasat bir film, Kim Basinger'dan başka bir şey katamamış kendisine. İzlemek isteyenler için iyi seyirler!

- I hope you're not a sore loser.
- That depends on how hard you spank me.


Grinin Elli Tonu filmi hakkında:
http://sinemubi.blogspot.com.tr/2015/02/grinin-elli-tonu-fifty-shades-of-grey.html

25 Temmuz 2017 Salı

Okja - 2017

Film izleyiciye mükemmel bir endüstriyel hayvancılık eleştirisi sunuyor. Bu nedenle hayvan severlerin bu tür filmleri izlerken üzülmemesinin gerçekten imkanı yok! Açıkçası daha önce izlediğim filmlere hiç benzemeyen bir tür ile karşı karşıyayız. Filmin sessiz kahramanları genleriyle oynanış ve dünyanın farklı yerlerinde yaşayan yerel çiftçilere gönderilmiş mutant domuzlar (süper domuzlar adı verilmiş). Proje sahibi Mirando Corporation'un amacı gönderildikten on yıl sonra bu domuzlardan en besili ve en sağlıklı olanını seçerek şirketin tanıtım yüzü yaparak et endüstrisine girmektir. Şirketin CEO'su Lucy Mirando'nun geçmişte kimyasal tarım maddesi üreten bir şirketin bu kötü imajını silmek için üretip dünyanın farklı yerlerine gönderdiği bu domuzlardan birisi küçük tatlı kahramanımız Mija ile beraber Güney Kore'nin dağ köyünde yetişmiştir. Mija burada dedesi ve Okja adını verdiği süper domuzu ile birlikte yaşamaktadır ve neredeyse tüm hayatını (kendisi on dört yaşında) geçirdiği en yakın arkadaşının başına geleceklere göz yummaya da hiç niyetli değildir. Elinden zorla alınan Okja'sının peşine düşen Mija, hayvan hakları için mücadele eden bir grup genç insan ile birlikte bu şirketin "kurumsal" planını bozmak ve en iyi arkadaşını geri almak üzere harekete geçmiştir. Ancak karşınızdaki yıllar alan projesi için tüm itibarını ortaya koyan bir şirket ise, size destekten daha fazlası gerekmektedir.

Filmin yönetmenliğini Güney Koreli yönetmen Joon-Ho Bong, oyuncuları ise Seo-Hyun Ahn, Tilda Swinton, Jake Gylenhaal ve Paul Dano'dur. Yönetmen Joon-Ho Bong'un tanınmış pek çok filmi varmış ancak henüz başka bir filmini izlemediğim için herhangi bir yorum yapamıyorum. Bu filmini ise çok beğendim hem de hayvan sever bir insan olarak hikayesinden çok etkilendim. Absürt ve antipatik karakterlerin bu kadar evrensel bir hikayede böylesine uyum oluşturduğu bir filme rastlamak çok zor açıkçası. Güzel bir kapitalizm eleştirisi izlemek isterseniz, filmi tavsiye ederim! Daha sonra üzerinde tartışabiliriz, isterseniz.

"Fuck off! We're extremely proud of our achievements. We're very hardworking business-people. We do deals, and these are the deals we do. This is the tenderloin for the sophisticated restaurants. The Mexicans love the feet. I know. Go figure!..."

14 Temmuz 2017 Cuma

Sully - 2016

2009 yılında New York'da Hudson nehrine acil iniş yapan bir uçağın pilotu olan Chesley  Sullenberger'ın otobiyografisinden esinlenilerek çekilmiş bir film "Sully".

30 Haziran 2017 Cuma

"Fi" Dizisi Hakkında - 2017

Daha önce pek çok kez raflarda veya sosyal medyada görsem de, Azra Sarızeybek Kohen'in bu üçlemesini okumamıştım. Nedenini bilmediğim şekilde (belki de kapak tasarımı çok renkli olduğundan) ilgimi çekmemişti. Dizisinin çekildiğini duyunca biraz araştırdım, hem internet dizisi olması hem de oyuncu kadrosu nedeniyle izlemeye karar verdim. Hem konusu hem de dijital olması nedeniyle bazı ilkleri barındıran diziyi beğendim. Türk dizi yapımcılığı açısından bir devrim yaratmış bile diyebiliriz. İlk bölümünün yayınlandığı günden itibaren milyonlarca kez tıklanması elbette bir gösterge değil (muhtemelen meraktan bu kadar çok izlendi) ancak bu kadar ilgi çekmesi de bir anlamda başarılı olduğunu gösteriyor bence. Toplamda on iki bölümden oluşan birinci sezonda olaylar psikiyatrist Can Manay'ın tesadüfen Duru'yu görüp ondan çok etkilenmesiyle başlıyor. İstediği her şeye sahip olacak kudreti olan geçmişi karanlık bu adamın tutkuları için yapabileceklerinin sınırı bulunmuyor. Can Manay ile karşılaştıktan sonra hayatı değişen Duru'nun kendisini, aşkını ve hayatını sorgulayıp yeni arayışlara girmesi de yaşananlar arasında. Can Manay'ın geçmişini ve açığını araştıran patronu ve hırslı gazeteci Özge de olaylara heyecan katan unsurlardan oluyor bir süre sonra. Hikaye sürükleyici bir şekilde akıp gidiyor ve herkes korkularıyla yüzleşiyor.

Dizinin yönetmenliğini Mert Baykal yapıyor, oyuncuları ise Duru rolünde Serenay Sarıkaya, Can Manay rolünde Ozan Güven, sanat sever akademisyen rolünde Mehmet Günsur ve gazeteci Özge rolünde Berrak Tüzünataç. Online dizi izleme platformu PuhuTV'nin ilk orijinal yapımı olan Fi'yi, psikoloji-gerilim senaryoları seviyorsanız izlemenizi tavsiye ederim. Beğeneceğinizi düşünüyorum, ben de "Çi" ve "Pi" senaryoları devam edecekse, izlemeyi planlıyorum. İyi seyirler!

"Dışarıdan delilik olarak görülebilen şeyler, içine girildiğinde hak verilen durumlar haline gelebiliyordu bu hayatta. Sadece bakış açınızı değiştirmeniz yeterliydi."

27 Mayıs 2017 Cumartesi

PK - 2014


Aamir Khan filmlerine özel bir ilgim olduğu için bu hafta sonu izlenecek filmler arasından PK'yi tercih ettim. İyi bir tercih yaptığımı düşünüyorum zira film biraz uzun olsa da konusu itibariyle beni çok etkiledi. Filmde olaylar, dünyaya bir gözlemci gönderirken Hindistan topraklarını tercih eden uzay gemisinden insanlara çok benzeyen çıplak bir adamın inmesiyle başlıyor (Aamir Khan). Dünya ve burada yaşayan insanlar hakkında hiçbir şey bilmeyen bu adam, geri dönebilmek için boynunda asılı olan kumandasını da kaybedince mecburen Hindistan topraklarında hem yaşam savaşı verip hem de kumandasının peşine düşer. Bu arada insanların taleplerini "üstün bir varlık"tan yaptıklarını fark eder ve kendisi de bu "her şeyi bilen ve her şeye kadir üstün varlık"tan kendi kumandasını bulması hususunda yardım olmasını dilemek ister. Ancak bu sırada bir şey fark eder, her insan talebini başka bir tanrıya yapmaktadır. Hindu, Müslüman, Hristiyan, Budist ve diğer dinlere ait cemaatlerin içine karışır ve tanrının peşine düşer. Bu süreçte bir çocuk gibi basit sorular sorarak, insanların dinleri hususunda düşünmediği pek çok konu hakkında cevaplar aramaya başlar. Hikayesinin ilgisini çekmesi nedeniyle kendisine yardım eden bir gazeteci kızın da desteğiyle (Jaggat Janani) dönüş yolunu da bulabileceğini ümit etmeye başlar. Özellikle din felsefesi konusunda kısa bir yolculuğa çıkarken ayrıca bir aşk hikayesi de izlemek istiyorsanız bu film birebir.

Filmi seçerken konusu hakkında hiçbir fikrim yoktu, bu nedenle bana sürpriz oldu diyebilirim. Filmin yönetmeni daha önce Hindistan'ın eğitim sistemini eleştiren "Three İdiots" filminin de yönetmenliğini yapmış olan Rajkumar Hirani, oyuncuları ise, PK rolünde Aamir Khan, Jaggat Janani rolünde Anushka Sharma. Filmin adının neden PK olduğuna gelince... Aamir Khan'ın filmde oynadığı rol o kadar saf ve meraklıdır ki, insanlar onun sarhoş veya deli olduğunu düşünürler. Bu nedenle kendisine "Are you peekay?" yani "Sarhoş musun?" diye sorarlar. Bu nedenle İngilizce okunuşunun kısaltması olması dolayısıyla olsa gerek kendisine "P.K." (peekay) olarak seslenilir. Film içinde yaşadığımız dünyayı, etiketlerimizi, bağnaz duygularımızı olabildiğinde basit şekilde sorgularken aynı zamanda güldürmeyi de başarıyor. Bollywood seviyorsanız izlemenizi mutlaka tavsiye ederim!

"Which god should I believe? You all say that, it's only one god. I say, no... There are two gods. One is the one who created us all. The other one is the one created by people like you. We know nothing about the god who made us all. But the god people like you made is exactly like you... Liar, pretend to act, giving false promises..."

Aamir Khan'ın "Three Idiots" filmi hakkında:

23 Mart 2017 Perşembe

Stajyer (Intern) - 2015

Bu filmi Paris'e giderken uçakta izledim (dönerken izlediğim filmden de başka bir yazıda bahsedeceğim). Film hakkında hiçbir fikrim yoktu, diğer filmler arasında bu filmi tercih etmemin nedeni oyuncularının Robert De Niro ve Anne Hathaway olmasıydı. Film günümüz dünyasının çok güncel bir olayını arka planına almış: elektronik ticaret. Internet üzerinde satış üzerine bir şirket için yatırımcı bularak sıfırdan girdiği sektörde bir yıl içinde çok önemli bir konuma gelen Jules Ostin (Anne Hathaway), yardımcılarından birinin tavsiyesi ile değişik bir stajyer programı başlatır. Bu programa göre belli bir yaşın üzerindeki kişilere kısa bir süreliğine staj imkanı verilecektir. Eşinin vefatı ile kendisini iyice işe yaramaz ve yalnız hissetmeye başlayan Ben Whittaker (Robert De Niro) bu programa başvurur ve kabul edilir. E-ticaret üzerine işler yürüten bir şirkette -tahmin edeceğiniz üzere- yaş ortalaması oldukça gençtir. Yetmiş yaşındaki Ben'in bu ortamda hem de aşırı derecede işkolik ve kendisine karşı önyargılı olan patronu Jules Ostin ile birlikte çalışıyor olması işe adaptasyonunun önündeki büyük engellerden biridir. Tabi bununla beraber, hayatı boyunca pek çok insanla tanışmış, önemli işlem yapmış ve tecrübeler edinmiş bir beyefendinin kendisini çevresine ispatlaması da zor olmayacaktır. Yeni teknolojiye uyum sağlayan Ben kendi tecrübelerini de aktararak nesil çatışmasını harika bir potada eritmeyi başarıyor.

Filmin yönetmenliğini "Kadınlar ne İster" (200) ve "Tatil" (2006) filmlerinin de yönetmenliğini yapmış olan Nancy Meyers yapıyor. Aslında yönetmenin filmlerine baktığımızda belirli bir tarzı olduğu anlaşılıyor. Bu arada, film beklediğimden daha iyiydi, hatta bazı gözlemleriyle oldukça ilgimi çekti diyebilirim ("Sitting is the new smoking"). Ancak film "komedi" türü için çekilmiş görünüyor ancak komedi olmayı gerektirecek gibi komik olduğunu düşünmüyorum, yine de ben kendi adıma sıkılmadan izledim. İyi seyirler!

"Nobody calls men "men" anymore. Have you noticed? Women went from "girls" to "women."Men went from "men" to "boys?" This is a problem in the big picture. Do you know what I mean?"

26 Şubat 2017 Pazar

Senden Önce Ben (Me Before You) - 2016

Jojo Moyes'in Senden Önce Ben (2012) kitabını birkaç yıl önce okumuştum. Okurlarının anlattığı gibi çok etkilenmesem de yine de beğenmiştim ayrıca genel beklentinin aksine ters köşe bir sonla bitmesi nedeniyle de takdir etmiştim. Kitap çok beğenilmiş olmalı ki, yakın zamanda filmi de çekilmiş. Haziran 2016'de vizyona giren filmin senaryosu da anımsadığım kadarı ile kitapla aynı paralelde olacak şekilde hazırlanmış. Kitabı okurken hüzünlenmiştim, dolayısıyla filmi izlerken de hüzünlenmediğimi söyleyemeyeceğim. Bir şekilde konusuna aşina olduğunuzu düşünüyorum zaten; film geçirdiği bir trafik kazası sonucu tekerlekli sandalyede yaşamaya mahkum olan Will'in hayatından kısa bir kesit sunuyor. İşini kaybeden ve iş arayan Louisa Clark ise paraya ihtiyacı olması nedeniyle Will'e bakıcı olarak altı aylığına işe girer. İlk bakışta birbirlerinden asla hoşlanmayan ikili zamanla birbirlerini tanıdıkça yakınlaşırlar. Bu yakınlaşma romantizm kadar dram da getirir. Daha önce fark etmediği yönlerinin farkına varan Louisa, hayatla ve Will ile ilgili bilmediği şeyleri öğrenmeye başladıkça kendisini nasıl bir hüzünlü son beklediği öğrenir. Louisa herkesin kendisinde sevdiği bir yön olan pozitifliği ile her şeyi düzeltmeye ve yoluna koymaya çalışacaktır.

Filmin yönetmeni Thea Sharrock, başrol oyuncuları ile Game of Thrones'dan Khaleesi olarak tanıdığımız bir sima olan Emilia Clarke ve Açlık Oyunlarından Finnick olarak tanıdığımız Sam Claflin. Filmin hafif eğlenceli ilk kısımlarından sonra sonlarına doğru yavaş yavaş dram başlıyor ancak filmdeki dram sahnelerinin kitaba göre oldukça az tutulduğunu söyleyebilirim. Tabi bu bilinçli bir tercih de olabilir. Devam kitabı Senden Sonra Ben'i henüz okumadım ama sinemaya uyarlanacak mı onu da göreceğiz.

"I know we can do this. I know it's not how you would have chosen it, but I know I can make you happy. And all I can say in that you make me... you make me into someone I couldn't even imagine. You make me happy, even when you're awful, I would rather be with you - even the you that you seem to think is diminished - than with anyone else in the world. "

1 Şubat 2017 Çarşamba

Avrupa Birliği 6. İnsan Hakları Film Günleri - 2016


Aslında film günlerini tarihi geçti (5-18 Aralıktaydı) ancak benim amacım burada gösterime girmiş filmler hakkında size kısa bir bilgi vermek (belki izlemek istersiniz). Avrupa Birliği Hukuk Komisyonunda olduğum için bu tür organizasyonları -tümüne katılamasak da- takip ediyoruz. Gösterim yerlerinin Fransız Kültür Merkezi veya Goethe Enstitüsü gibi ulaşılması kolay yerler olması ve film gösterimlerinin ücretsiz olması dolayısıyla bu tür etkinliklere katılım düşündüğünüzden daha zahmetsiz oluyor. 6. İnsan hakları film günleri kapsamında aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 28 Avrupa ülkesinden 40'ı aşkın film gösterime girdi, tabi hepsini izleyemedik. Ancak izleyemesem de konuları itibariyle ilgimi çekenlerden bazıları aşağıdadır, belki bazı platformlardan bulunup izleme olanağın sağlayabiliriz:

- Amal / Caroline Reucker: Suriye'den kaçıp Lübnan'a oradan Almanya'ya uzanan bir savaş ve umudun hikayesi, güncel bir konuya sahip. Filmin menşei Almanya.

- Aylak / Gabor Hörcher: Sorunlu bir çocukluk yaşamış olan asi genç Ricsi'nin kendisiyle ve en çok ihtiyaç duyguğu anlarda yanında olmayan babasıyla yüzleşmesini anlatıyor. Filmin menşei Macaristan.

- Azad / Yakup Tekintangaç: Annesiyle beraber Doğu'dan İstanbul'a göç eden bir çocuğun, Azad'ın hayal gücü üzerine bir film. Filmin menşei Türkiye.

- Demokratlar / Camilla Nielsson: Zimbabwe'de yeni anayasanın yazımı için görevlendirilen iki mıhalifin otuz yıllık dikta rejimi ve ülkenin siyasi geçmişi ile sınavları üzerine bir film. Filmin menşei Danimarka.

- Saate İki Avro / Andrea D'Ambrosio: Güney İtalya'da birbirlerinden başka umutları olmayan iki kadının hüzünlü hikayesi anlatılmaktadır. Filmin menşei İtalya.

- Şekersiz / Saskia Fris: Vücuduyla barışık olmayan ve büyük bir özgüven eksikliği yaşayan Michelle'nin yeniden kendine güvenini kazanma aşamaları anlatılmaktadır. Filmin menşei Hollanda.

- Ziazan / Derya Durmaz: Dört yaşındaki Ermeni kızı Ziazan'ın Ermenistan'dan Türkiye'ye kaça yollardan geçme mücadelesini anlatmaktadır. Filmin menşe ülkeleri Türkiye ve Ermenistan.

Ayrıntılı bilgi ve devam eden etkinliklerin takibi için: www.avrupa.info.tr