30 Ekim 2013 Çarşamba

Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind) - 2004

Uzun süredir aklımdaydı bu filmi izlemek ancak son zamanlarda evde uyumak dışında vakit geçirmediğim için bu yönde herhangi bir aksiyon alamadım. Neyse sonunda dün amacıma ulaştım :). Her şeyden önce, filmin adı çok ilginç. Filmin adı didaktik şiirleriyle ünlü 18. yy İngiliz şairi Alexander Pope'un bir şiirinden geliyor: "How happy is the blameless Vestal's lot! / The world forgetting, by the world forgot / Eternal sunshine of the spotless mind! / Each pray'r accepted, and each wish resign'd." Filmi izlediğini söyleyen herkese izlenimlerini sordum, genelde aldığım cevaplar: hiç beğenmedim, bana göre değil, ben filmi anlamadım. İlk argümanlara diyecek bir şeyim yok ama "filmi anlamadım" için bir çift sözüm var: Nesini anlamadın? Bak, ben sana anlatayım: Filmde ilginç ve dolu dolu bir aşk yaşayan (birbirinden farklı iki karakter) Clementine (Kate Winslet) ve Joel'in (Jim Carrey) zamanla yıpranan ilişkilerinden sonra Clementine'in hafızasından aşkını sildirmesiyle olaylar başlar. Clem'in bu yaptığını duyan Joel büyük bir hayal kırıklığı hisseder ve aynı doktora giderek kendi hafızasının da silinmesini ister. Clem'e ait tüm hediye, not, resim ve anı olabilecek her şeyi kendinden uzaklaştırır ve hafıza silme işlemine başlanır. Ancak bu işlem sırasında zihninde tüm anılarını yeniden yaşayan Joel, bu güzel anıların hatırlanmaya değer olduğuna karar verir ve işlemi sonlandırmak ister. Joel yarı uyur halinden normal hayata dönmeyi beceremeyince, Clem ile beraber zihninde köşe bucak kaçmaya başlarlar (You can run but cannot hide). Aslında anıların silinmesi pek onaylayacağım bir durum değil, ama insan yine de mümkün olabilseydi acaba dener miydim diye düşünmüyor değil.
 
Filmin yönetmeni "The Science of Sleep" filminin de yönetmenliğini yapan Michel Gondry ve senaryosu Charlie Kaufman ve Pierre Bismuth'a ait. Film en iyi senaryo, en iyi kurgu, en iyi erkek/kadın oyuncu ödüllerini piyasadan toplamış :).
 
- Gitme...
- Neden?
- Bilmiyorum, sadece gitme...

23 Ekim 2013 Çarşamba

Emir Kusturica - Емир Кустурица

Emir Kusturica işini çok beğendiğim yönetmenlerden birisi (İşi diye vurguladım ki kendisinden pek hazzetmem). Zira 1954 yılında Saraybosna'da Müslüman bir ailenin çocuğu olarak doğmuş ancak kendilerinin aslında Sırp olduğunu ve Türklerin zulmünden canlarını kurtarmak için 250 yıl önce Müslüman olmak zorunda kaldıklarını belirten açıklamar yapmış. Şimdi insan düşünmez mi, peki Ortodoks Sırplar nasıl hayatta kaldı diye? Veya şimdi din değiştiren Sırp, Müslüman - Sırp değil de, "o artık bir Bosnalı" olarak tanımlanacak galiba (Ben demiyorum Kusturica mantığı diyor, -gelmişsin 60 yaşına- ya da ben öyle anladım). Her neyse, kendisi hayata bir rock grubunda müzik yaparak başlıyor (Yönetmen kimliğinin yanında senarist ve müzisyen kimliği de var). Yapmış olduğu müzikleri dinlediğimi pek söyleyemem, zira Balkan müziği denilinde Goran Bregoviç'ten daha iyisi yok benim için. Ama filmlerine diyecek yok doğrusu. En sevdiğim filmi, dün paylaşmış olduğun Yeraltı (Underground - 1995) ve tanınan diğer filmleri Arizona Rüyası (Arizona Dream - 1993) ve Çingeneler Zamanı (Time of the Gypsies - 1989). Bu üç filmin de müziklerinin Goran Bregoviç tarafından yapılması tesadüf herhalde :). Diğer filmleri hakkında henüz bir fikrim yok, umarım izlemeye vakit bulurum bir gün:
 
- Dolly Bell'i Hatırlıyor musun? / Do You Remember Dolly Bell?  (1981)
- Babam İş Gezisinde / When Father was Away on Business (1985)
- Kara Kedi Ak Kedi / Black Cat, White Cat (1998)
- Süper 8 Öyküleri / Super 8 Stories (2001)
- Hayat Bir Mucizedir / Life is a Miracle (2004)
- Bana Söz Ver / Promise me This (2007)
- Elveda / Laffaire Farewell (2009)

22 Ekim 2013 Salı

Underground (Yeraltı) - 1995

Underground is one of the masterpieces of the Balkan movies (and the World cinema of course). It is a black comedy and tells about Yugoslavia's history from the second world war until the Yugoslav Civil War. The director is Emir Kusturica who was the Bosnian originated man (now he is a Serbian filmmaker). Film begins with two friends, Balcky and Marko that are goind to their homes after whole night drinking at 1941. They have been followed by an orchestra by wind instruments and the orchestra is shown up frequently in the movie with Balkan music. It is the day of Blacky has joined the communist party but the next morning Nazis has invaded Belgrade. After Nazi occupation, the communist activists steal German weapons and resist for fascist occupiers in their own rights. Blacky frequently visits his mistress, Natalija (he has a wife and a son) who is an actress of city theatre and she is also adored by a Nazi officer, Franz. Someday, Blacky gets injured because of her and he has to hide at a cellar that is built as shelter for Nazi invasion to get recovered (it takes about twenty years). By the time, Marko becomes a powerful communist leader and claims that Blacky is killed by Nazis. Film continues with tragic events but in a surreal ending, all people around meet in a wedding (in an imaginary island).

Underground is classified as magical realism because it weaves together the reality and illusion. In my opinion the livings underground are Yugoslavia itself with the disturbia of the second world war. The theatre player Natalija is government potency or power by for other word, since she is seeking power and she is always at winner's side as the Yugoslavian society. Is this society hesitant? Or are they brainwashed? I prefer affirmative answer for the second question since government convinced the society to stand with the winner's side for its own interests as what Natalija does in the movie. The other woman figure, Vera (wife of Blacky) is a contrast because she represents the motherland of Yugoslavia that has a vague future. The original name of the film defines the film better: Bila Jednom Jedna Zemlja: once upon a time there was a country (that is called .... Yugoslavia maybe?). The best thing of the movie is soundtrack created by Goran Bregoviç (I love him, literally).

I guess I will never forget about Natalija's response to Marko's flattery love declarations : "You lie so beautifully!".

19 Ekim 2013 Cumartesi

L'america - 1994

Lamerica is the movie of an Italian director, Gianni Amelio that was released in 1994. It mentions Albania that was unaware of the rest of the world, living in poverty at the heart of the European Civilization. First, the communist regime was collapsed and borders has been open for visitors, by the time, two Italians entered into the country for so called enterprise. By the arrogance of being Italian, they thought they can handle anything by money and by prestige of their Italian passports but things took a worng turn. They had the same destiny with the old man, Spiro, who was planned for chairman for their fictitious factory.
 
So, ask me please, how does Lamerica relate to the movie? In the second world war, Italians migrated to America by ships to escape from fascist pressure and suffers of the war. Therefore, the escape of the young enterpreneur, Gino, (from Albania to Italy) was associated with this tragic past. Gino had lost his money, passport and self confidence and he had begun to understand the Albanians and their suffer (Italians who were arrogant to Albanians were migrating to America during the second world war for same reasons of Albanians ). For Italians, release was America and for others, it was Italy. It is a movie to make empathy and understand the real suffers of a nation.

The response of an Albanian police officer (when Gino asserts they will enliven the Albanian dead economy) was a good catchword: "...even if the Albanian economy is dead, in a civilised country, the dead is not left to the dogs in the streets."

11 Ekim 2013 Cuma

Sevgilisinden Yeni Ayrılanlar İçin 10 Film

 Koç Üniversitesi Medya ve Görsel Sanatlar Bölümü tarafından hazırlanan "Ara" dergisinin ilk sayısında "Kendine Vakit Ayırmanın Tam Zamanı" bölümünde yer alan başlıktı bu. Filmler konusunda nerede ne bulursam okumaya başladığımı biliyorsunuz. O nedenle, bu bölüm de hemen dikkatimi çekti ve yazılan on filmi de tüm açıklamalarıyla okudum. Bu bölümü hazırlayan Begüm Keleş, aşk acısına, soğuk kış günlerinde battaniyenin altına girip romantik bir film izlemekten daha iyi bir ilaç yoktur diye yazmış. Yorum sizindir! Ama filmler ilgimi çekti, uygun zamanda tek tek izleyip bahsedeceğim. Filmleri kronolojik olarak değil, dergide sıralandığı şekilde yazayım bende:
 
- Tiffany'de Kahvaltı / Breakfast at Tiffany's (1961)
- İlk Aşk, İlk Dans / Dirty Dancing (1987)
- Özel Bir Kadın / Pretty Woman (1990)
- Annie Hall (1977)
- Unutamadığım Aşk / An Affair To Remember (1957)
- Not Defteri / The Notebook (2004)
- Bulunduğumuz Yol / The Way We Were (1973)
- Sil Baştan / Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004)
- Aşk ve Gurur / Pride & Prejudice (2005)
- Ah Nerede Vah Nerede (1975)
 
Daha fazla bilgi için: https://aradergisi.jux.com/