29 Ocak 2014 Çarşamba

Dexter - TV Series (2006-2013)

Başlayıp bitirdiğim ilk dizi serisi olması dolayısıyla "Dexter"in ben de önemi büyük. Hakkında pek çok şey söylendi, pek çok kişi tarafından izlendi, o nedenle söyleyeceğim hiçbir şeyin sizin için yeni olmayacağının farkındayım. Yine de tutamıyorum kendimi :). Türü itibariyle korku-gerilim-dram denilmesine rağmen, izleyen birisi olarak serinin "korku" ögesini pek taşımadığını düşüyorum. Her ne kadar baş karakterimiz Dexter Morgan gündüzleri Miami Metro Polisinde kan sıçrama analisti (the blood guy) olarak çalışıp geceleri bir seri katil olsa da, dizide bizi korkutacak bir faktör yok. Zira başarılı seri katilimiz Dexter, seri katilleri (kötü insanları) öldüren bir seri katil. Etik kuralları ve prensipleri var. Ancak şu "drama" konusuna katılıyorum. Her ne kadar katil de olsa, başına gelmeyen kalmadı sevgili Dexter'in: hüsran olan evlilik hayatı, bozuk bir psikoloji, çevresindeki herkesi tek tek kaybetmesi vb. Sezonlar olarak ilerledikçe Dexter'in psikolojisinin nasıl bozulduğunu ve bir zamandan sonra artık ne derece saçmalamaya başladığını göreceksiniz (ki hayatı içinden geldiği gibi yaşamanın aksine insanlardan gözlemleyerek öğrenen bir karakter olması sebebiyle içinde taşıdığı on farklı kişilik kaslı vücuduna ağır gelmiş olmalı). Zaten filmin final bölümü (8. sezon final) bunun zirve yaptığı noktaydı, benim içinse tam bir hayal kırıklığıydı.
 
Ben ne dediğimin önemi yok elbette. Dexter oldukça popüler, izlenen hatta bu konuda rekorlar kırmış bir dizi. Jeff Lindsay'ın Dexter romanlarından uyarlanan dizi, 8 sezonun final bölümünde 3 milyon izleyiciyle en çok izlenen bölüm olmuş, ilginç. Ne kadar sevsem de, iyi ki final yapmışlar diyorum. Çünkü daha fazla drama yüreğim dayanmazdı :).
 

6 Ocak 2014 Pazartesi

Serious Moonlight (Ay Işığı) - 2009

Bu film komedi filmi olarak belirtilse de, bu beklentiyle izlememek yerinde olur diye tahmin ediyorum. Zira ben izlerken o kadar eğlenmedim. Louise (Meg Ryan) genç yaşta severek evlendiği ve yıllarını geçirdiği eşinin kendisinden ayrılmak istediğini öğrenince biraz çılgınlık buhranı geçirir. Aslında asıl amacı kocasına zarar vermek değilse de, istemeden gelişen olaylar sonucunda onu sandalyeye bağlar ve zorla yanında tutmaya çalışır. Kocasının sevgilisinin de (Kirsten Bell) ondan haber alamayarak eve gelmesi ve evde savunmasız bir adamın olması dolayısıyla krizi fırsata çevirmek isteyen çapulcu bir hırsız çetenin evi yağmalamak istemesiyle işler karışır. Kanaatimce yaşanan olayların temelinde -yani Louise'nin kocasının kendisini terk etmek istemesinde veya başka bir kadına ilgi duymasında- başa çıkamadığı bir kadının yerine (Louise başarılı bir avukat) daha ilgi meraklısı ve tecrübesiz bir kadını yerleştirmeyi (erkek egosu) istemesi yatıyor. Bu durumu eleştirdiğim düşünülmesin, aksine oldukça geçerli buluyorum, hatta klişe bir hayat gerçeği. Ancak filmden asıl aldığım  mesaj bu değil. Film kısa ve net olarak şu mesajı veriyor: Kadınlardan korkulur! Gerçekten öyle, ben kendim bile hayret ediyorum bazen nasıl bu kadar entrikacı bir cins olduğumuza :) Kadın beyni çok farklı çalışıyor, inanılmaz farklı! Filmi izleyince ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır (Erkekler izlemese de olur, korkutmaya gerek yok :) ).

Meg Ryan'ın oyunculuğuna diyecek yok doğrusu. Küçük çapta travma yaşayan seven kadın rolünü (tam aklını kaçırmıştır diyemesek de) çok iyi oynamış. Diğer oyuncuları da başarılı bulsam da, benim odağımda Meg Ryan vardı. Bir de filmin yönetmeninin Adrienne Shelly olması da ayrıca dikkat çeken bir nokta (evet, o bir kadın ve bir başkası bu filmi yönetemezdi).

2 Ocak 2014 Perşembe

The Ramen Girl - 2008

Bu film karşıma tesadüfen çıktı ve o an yapacak başka bir işim olmadığından izledim. Belki de içinde bulunduğum durum sebebiyle belki de üzerinde durup düşünülecek bir film olmadığı için filmi severek izledim. Film aslında baştan sona klişelerle dolu ama bu klişelerin Tokyo - Japonya'da geçmesi filme benim gözümde biraz değer kazandırdı. Neler oldu? Kahramanımız Abby (kendisi hukuk fakültesi mezunu bir kız) erkek arkadaşının peşinden Tokyo'ya gelir ve burada bir hukuk bürosunda pek sevemediği bir iş bularak bir şekilde yaşamaya başlar. Ancak sevgilisinin kendisinin peşinden Tokyo'ya gelmesi zaten kendisini baskı altında hisseden erkek arkadaşının hoşuna gitmez ve onu terk eder. Günlerce bir bunalımdan başkasına sürüklenen Abby, en sonunda bir hayat amacı bulmaya karar verir ve tesadüfen keşfettiği (evinin tam karşısında bulunan) ramen lokantasına çırak olarak girip ramen yapmayı öğrenmeye başlar. Bu amaç ona mutsuzluğunu unutturur ve yavaş yavaş kendini toplamaya başlar (kendisini bu konudaki sabrı için tebrik ediyorum).

Öncelikle filmde işin içine Japonlar girince Japon kibrini de görmek mümkün. Amerikan tarzı filmlerde her zaman filmin kahramanı kazanır, öyle olması gerekir zira sinema derslerinden öğrendiğim Hollywood'un "rahatlatıcı son"u hedeflediği. Bu film de aynı şekilde son buluyor, yanlış anlaşılmasın, ne de olsa Amerikan yapımı. Japon kibrinden kastım, Japon kültürü içeren bir şeyin (örneğin, yalnızca Japon kadınlar geyşa olabilir ya da Ramen Japonların geleneksel yemeğidir ve yalnızca bu ruha sahip "spirit" kişiler ramen yapabilir) yalnızca Japonlar tarafından yapılabileceğine inanmaları. Ne yaparsan yap Abby, Japonya'da ramen ustası olamazsın (Ama Amerika da olursun, you know what i mean).

Filmin yönetmeni Robert Allan Ackerman'ın pek çok filmi olmasına rağmen baktım ki hiçbirini izlememişim. Demek ki o kadar da gerekli değilmiş :)

Maezumi: Your ramen has no spirit!