FİLM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FİLM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2017 Cuma

Tatlı Şeyler - 2017

Güzel, sıcak ve eğlenceli bir filmdi! Aslında böyle bir filmden haberim yoktu ancak güncel filmlere bakarken bunu da görünce izlemek istedim. Tahmin edeceğiniz üzere çok başarılı bir film değil, ama boş vakit geçirmek ve biraz eğlenmek için izlenebilir. Zaten neden bilmiyorum, 2017 yılında izlediğim hiçbir filmi çok beğenmedim ya da etkileyici bulmadım. Filmin konusuna gelirsek, iki modacı, modacı Ercan ve moda ikonu Hamido, bir defileye yetişmek için arabalarıyla güneye doğru yola çıkarlar. Yolda hiç ummadıkları bir sorun ile karşılaşırlar: bir bebek. Nereden çıktığı anlaşılamayan bir bebek eşyaları ve çir çanta dolusu para ile birlikte arabalarına bırakılmıştır. Ercan ve Hamido bir taraftan defileye yetişirken bir taraftan da bebekle ilgilenmeye çalışırlar. Bu arada bebeğin babasının mafya ile başı beladadır ve peşlerindedir. Aynı zamanda parasın asıl sahibi olan mafyanın kendisi de parayı geri alabilmek için her yolu denemeye hazırdır. Kendi hallerindeki yolculukları bir anda polisiye kovalamacaya dönen modacılar bakalım hem başlarındaki belayı savıp hem de defilelerine vaktine yetişebilecekler midir?
 
Filmin yönetmeni Uğur Uludağ, oyuncuları ise Cem Özer, İlhan Şeşen, Cem Uçan, Toprak Sergen, Demet Şaşmaz ve yine yönetmenin kendisi Uğur Uludağ. Yüksek beklentiyle izlememeniz gereken bir film, eğer vakit geçirmek ve eğlenmek isterseniz, komik ve duygusal filme biraz vakit ayırabilirsiniz. İyi seyirler!
 
"Bu ülkede kız olmak zor, erkek olmak da zor. Bir kadın bir kızın üzerinde baskı kurarak erkek olduğunu zannediyorsun. bu yüzden biz ne onu ne bunu seçtik. İnsan olmayı seçtik".

1 Ağustos 2017 Salı

Karanlığın Elli Tonu (Fifty Shades Darker) - 2017

Daha önce bu serinin ilk kitabını okuduğumu ilgi uyandırmadığı için devam etmediğimi söylemiştim. İlk filmini de izlediğim için, uygun bir zamanda ikinci filmini de izledim, muhtemelen seriyi yarım bırakmamak adına üçüncü filmini de izlerim. Bir önceki yazımda kitap & film karşılaştırması yapabilmiştim ancak bu yazıda yapamıyorum ama film açısından ilk filmden ne daha iyi ne de daha kötü bir film olduğunu söyleyebilirim. Aslında ikinci filmde tam olarak anlaşılamayan ya da gizemli kalan hikayenin yavaş yavaş şekillendiğini ve anlam kazandığını söyleyebiliriz. Serinin bu filminde, ilk filmde pek de iyi ayrılmayan Anastasia Steele (Dakota Johnson) ile Christian Grey (Jamie Dornan) yaşadıkları tutku dolu anları geride bırakmaya çalışmaktadır. Daha doğrusu Anastasia her anlamda kendi hayatını kurmaya ve Christian'ı unutmaya çalışmaktadır, tabi bu hedefte pek çok yolu denese de her fırsatta karşısına çıkan Christian ile bir noktadan sonra yeniden birlikte olmaya başlarlar. Tutkulu çiftin yeniden bir araya gelmesi beraberinde pek çok zorluğu da getirmiştir. Christian'ın geçmişi henüz peşini bırakmadığı için Anastasia'nın başa çıkması gereken zorlukların sayısı da artmıştır. Zaten duygusal bir ilişkinin içinde boğulmamaya çalışan Anastasia'yı şimdi de kıskançlık krizleri ve Christian'ı kaybetme korkusu beklemektedir.

İkinci filmin yönetmenliğini ilk filmi yöneten Sam Taylor-Johnson yapmıyor, bu kez James Foley'i görüyoruz yönetmen koltuğunda. Bu nedenle mi bilemiyorum ama filmin tarzı da ilk filme göre biraz farklıydı, tamamen erotik veya sadist görüntüler daha azalmış, film biraz daha romantizme kaymış gibiydi. Belirttiğim gibi, serinin ikinci kitabını okumadığım için tam anlamıyla kıyaslama yapamıyorum belki de hikaye romantizme evrilmiştir. Dolayısıyla ilk filmde yaptığım sert eleştirileri yapamıyorum ama film hala vasat bir film, Kim Basinger'dan başka bir şey katamamış kendisine. İzlemek isteyenler için iyi seyirler!

- I hope you're not a sore loser.
- That depends on how hard you spank me.


Grinin Elli Tonu filmi hakkında:
http://sinemubi.blogspot.com.tr/2015/02/grinin-elli-tonu-fifty-shades-of-grey.html

23 Mart 2017 Perşembe

Stajyer (Intern) - 2015

Bu filmi Paris'e giderken uçakta izledim (dönerken izlediğim filmden de başka bir yazıda bahsedeceğim). Film hakkında hiçbir fikrim yoktu, diğer filmler arasında bu filmi tercih etmemin nedeni oyuncularının Robert De Niro ve Anne Hathaway olmasıydı. Film günümüz dünyasının çok güncel bir olayını arka planına almış: elektronik ticaret. Internet üzerinde satış üzerine bir şirket için yatırımcı bularak sıfırdan girdiği sektörde bir yıl içinde çok önemli bir konuma gelen Jules Ostin (Anne Hathaway), yardımcılarından birinin tavsiyesi ile değişik bir stajyer programı başlatır. Bu programa göre belli bir yaşın üzerindeki kişilere kısa bir süreliğine staj imkanı verilecektir. Eşinin vefatı ile kendisini iyice işe yaramaz ve yalnız hissetmeye başlayan Ben Whittaker (Robert De Niro) bu programa başvurur ve kabul edilir. E-ticaret üzerine işler yürüten bir şirkette -tahmin edeceğiniz üzere- yaş ortalaması oldukça gençtir. Yetmiş yaşındaki Ben'in bu ortamda hem de aşırı derecede işkolik ve kendisine karşı önyargılı olan patronu Jules Ostin ile birlikte çalışıyor olması işe adaptasyonunun önündeki büyük engellerden biridir. Tabi bununla beraber, hayatı boyunca pek çok insanla tanışmış, önemli işlem yapmış ve tecrübeler edinmiş bir beyefendinin kendisini çevresine ispatlaması da zor olmayacaktır. Yeni teknolojiye uyum sağlayan Ben kendi tecrübelerini de aktararak nesil çatışmasını harika bir potada eritmeyi başarıyor.

Filmin yönetmenliğini "Kadınlar ne İster" (200) ve "Tatil" (2006) filmlerinin de yönetmenliğini yapmış olan Nancy Meyers yapıyor. Aslında yönetmenin filmlerine baktığımızda belirli bir tarzı olduğu anlaşılıyor. Bu arada, film beklediğimden daha iyiydi, hatta bazı gözlemleriyle oldukça ilgimi çekti diyebilirim ("Sitting is the new smoking"). Ancak film "komedi" türü için çekilmiş görünüyor ancak komedi olmayı gerektirecek gibi komik olduğunu düşünmüyorum, yine de ben kendi adıma sıkılmadan izledim. İyi seyirler!

"Nobody calls men "men" anymore. Have you noticed? Women went from "girls" to "women."Men went from "men" to "boys?" This is a problem in the big picture. Do you know what I mean?"

30 Kasım 2015 Pazartesi

Ali Baba ve 7 Cüceler - 2015

Bu hafta sonu hakkında duyduğumuz olumsuz yorumlara rağmen bu filmi izledik. Hem kendi fikrimiz olması açısından hem de CemYılmaz adından dolayı filmi izlediğimizi belirtmek isterim. Sonuçta bir durumu kabul etmek gerekir; Cem Yılmaz Türk popüler kültüründe bir olgudur. Bu nedenle kendisi çıtayı bu kadar yukarıya çıkarmışken son filmini de izlemeden edemezdik. Netice itibariyle, film hakkında yapılan olumsuz eleştirilere katılmadan edemeyeceğim, film bir öncekilere nazaran farklıydı ve izleyiciyi güldürmek yerine biraz gergin olmasına yol açıyordu. Lakin belirttiğim gibi, bunun sebebi Cem Yılmaz'ın daha önce çıtayı çok yukarıya taşımasıydı ki, her filminde bir öncekini aşmasını bekliyor insan. Hem yönetmenlik hem de iki ayrı rolde oyunculuk yapmak belki de filmini yıpratan etkenlerdendir bilmiyorum ama ben de biraz hayalkırıklığına uğradığımı itiraf edeceğim. Neyse, filme dönmek gerekirse, filmde bahçe cüceleri satan Şenay Cüccaciye'nin ortakları Şenay ve İlber'in kurumsallaşma çabaları ve bu amaca hizmet için Avrupa'da (Bulgaristan) katıldıkları fuarda başlarına gelenler anlatılmaktadır. Büyük umutlarla Sofya Bahçecilik Fuarı için Bulgaristan’a gelen Şenay (Cem Yılmaz) ve İlber (Çetin Altay)’in işleri pek de umdukları gibi gitmez. Ellerinde olmadan kendilerini mafya-interpol olayının merkezinde bulan ikili, acımasız mafya babası Mançov'un elinde oyuncağa dönerler. Film buradan sonrasında adeta bir Açlık Oyunları tadında devam etmektedir, zengin olmak şöyle dursun, bu Kara Orman'dan sağ olarak kurtulmak mümkün olabilecek midir?

Filmin yönetmeni hem acımasız mafya babası Boris Mançov'u hem de Şenay'ı canlandıran Cem Yılmaz'dır. Kendisine bu filmde vazgeçemediği Zafer Algöz, Çetin Altay, Yosi Mizrahi, Can Yılmaz ve İrina İvkina eşlik etmektedir. Film araya serpiştirilen fantastik unsurlar ve gerilim-aksiyon sahneleri ile diğer Cem Yılmaz filmlerinden farklı bir yol izlese ve onlar kadar güldürmese de, yine de izlenebilir düşüncesindeyim. En azından filmde bol bol selam gönderilen Barış Manço müzikleri ve İzzet Altınmeşe göndermesi için bile izlenebilir. İyi seyirler!

"Cüceleri satıp gidecektim Manço. Ama madem oyun istiyorsun, o halde oyun başlasın.."

10 Kasım 2015 Salı

Mucize - 2015

Türkücü olarak tanınan Mahsun Kırmızıgül'ün son zamanlarda sinema üzerine younlaşması ve bu toprakları anlatması takdire değer bir çaba olarak görülmelidir. Diğer filmlerinde değindiği toplumsal konular gibi, bu filmi de Doğu'da yaşayan bir grup insanın sorunlarına odaklanmaktadır. 1960'ların sefalet içindeki Anadolu topraklarına ayna tutan film aslında birkaç farklı kişinin hikayesini de anlatıyor diyebiliriz. Öncelikle Ege'nin şirin bir kasabasında yaşayan ve konuşmasından da Egeli olduğu anlaşılan bir öğretmenin (Talat Bulut) Doğu'ya hiç bilmediği ve gitmediği bir yere tayininin çıkmasıyla başlayan olaylar zinciri var. Burada hikaye hem mizahi bir dille hem de ağır bir şekilde Doğu'nun okul, ulaşım ve diğer sorunlarına değinildikten sonra öğretmenin atandığı köydeki bir ailenin yaşamına geçiyor. Ailenin kendi fertleri arasındaki ilişkileri, evlilikleri ve yaşamları oldukça renkli ve mizahi bir dille anlatılıyor.  Birkaç detayın hemen akabinde film ailenin sakat oğlu Aziz'in hikayesine geçiş yapıyor. Aziz'in çevresinde örgülenen olaylar renkli mizahın biraz daha dışına çıkıyor ve daha dramatik bir hal alıyor. Aziz'in köylülerle, köye atanan öğretmenle, evleneceği eşiyle ve en sonunda kendisiyle olan ilişkisi-çatışması filmin genelinden farklı olarak duygusal şekilde anlatılıyor. Yeri geldiği zaman politik göndermeler de yapılan filmde aslında dağınık bir hikaye var, belki farklı yerlerden kısaltılsaydı çok daha başarılı bir film olurdu.
 
Filmin yönetmeni daha önce de bahsettiğimiz üzere, Mahsun Kırmızıgül. Oyuncuları ise, köy öğretmeni rolünde Talat Bulut ve köyün sakat çocuğu rolünde Mert Turak ve Mert Turak sakat çocuk rolünde inanılmaz başarılı bir performans sergiliyor. Aynı zamanda BKM vb. platformlarda tanınmış yüzler ve eski tiyatrocular da filmde rol alıyor, filmin kadrosu zengin. Çekimlerin yapıldığı köyün doğası ve mevsim geçişleri görsel anlamda etkileyici bir şekilde sunulmuş izleyiciye. Filmin renkli olmasını ve mizahi yönünü ben sevdim, vaktiniz varsa izlemenizi tavsiye ederim. İyi seyirler!
 
– Sen bana hayatımı verdin, bende sana kızımı verdim gitti.
– Benim oğlum sakattır.
– Kalbi sakat olmasın.

23 Şubat 2015 Pazartesi

Grinin Elli Tonu (Fifty Shades of Grey) - 2015

Bu aralar fantastik üçlemelerin yanında erotik fantezilerin anlatıldığı kitapların da oldukça revaçta olduğunu söyleyebiliriz. Daha önce bu serinin ilk kitabını (Grinin Elli Tonu - E.L. James) okumuştum ancak itiraf etmek gerekirse ben de hiç merak uyandırmadı ve devamı kitapları okumadım (bunu nadiren yaparım). Söylemek gerekirse, kitapta erotik sahneler filme göre daha fazlaydı ve bazı bölümler oldukça sıkıcıydı. Bu nedenle ben filmin kitaptan bir tık daha iyi olduğunu düşünüyorum. Bununla beraber, yine gereğinden fazla uzun, size hemen hemen hiçbir şey kazandırmayan bir film olduğu gerçeğini de inkar edemeyiz. Medyada çok fazla yazılıp çizildiği için filmin & kitabın konusuna aşinayız: Genç yaşta zirveye ulaşmış olan ünlü bir şirketin CEO'su Christian Grey ve onunla okul gazetesi çin röportaj yapmaya gelen yeni mezun çekingen bir genç kız Anastasia Steele arasında yaşanan cinselliğe dayalı bir aşk (aşk denir mi ondan emin değilim). Daha henüz cinselliği tam olarak tanıyamamış olan Anastasia, karşısında tuhaf zevkleri olan (Sadist eğilimler) ve evinde gizli bir oyun odası bulunan (kırbaçlar, kelepçeler vb. oyuncaklar) Bay Grey ile anlaşabilecek midir acaba? Aslında her şey bulunla kalsa yine iyi, normal bir sevgili ilişkisi yaşamak isteyen Anastasia'nın rahatsız olduğu başka şeyler de vardır: Grey'in mütemadiyen kendisinden sakladığı sırlar.

Merak eden filmini de izleyebilir, kitabını da okuyabilir. Ancak ben karakterlerin oluşturulması açısından oldukça eleştirel bir bakış açısına sahibim. Öncelikle konu baştan aşağı bir kadının elinden çıkmış, bu çok açık. Zira aksi durumda bir kadının fantezilerinden ziyade gerçek bir karakter ve daha gerçekçi bir konu işlenirdi. Arkadaşlar, sadizm cinsel fantezi değildir, karşısındaki insana psikolojik ve fiziksel eziyet etmekten duyulan seksüel hazdır, patolojik bir bozukluktur, tinsel gaddarlıktır, tedavi edilmesi gerekilen bir davranış bozukluğudur, hatta bu durumdan hoşlanan (eziyet edilmekten) kişi de aynı tür bir davranış bozukluğuna sahip demektedir. Bunu neden söylüyorum, birincisi filmde yaşanan popoya şaplak, elini bağlama veya kırbaçla hafifçe cezalandırma bunların hiçbirisi fanteziden öteye giden bir şey olamaz, zira gerçek sadizmi o salondaki hiç kimse izleyemezdi (Hostel filmi size fikir verebilir). Sözün özü bu kitabın yazarı bir kadındır ve duygusal bakış açısı sebebiyle karakterleri yerine medyada anlatıldığı şekilde oturtamamıştır.

Söylemeliyim ki: Christian Grey dikkat çekmeye çalışan ve ergenlikten henüz çıkamamış bir genç adamdır ve Anastasia Steele de zengin & genç & yakışıklı iş adamından hoşlanan sıradan bir kızdan başka da bir şey değildir. Ne kitapta ne de filmde (en azından birincisi için söylüyorum) psikolojik ya da sosyolojik hiçbir çözümleme yoktur ve bol bol vaktiniz yoksa vakit kaybettirmekten başka da bir işe yaramaz. Filmin tek avantajı tanınmayan bir yönetmeni (Sam Taylor-Johnson) ve tanınmayan yüzleri (Jamie Dornan ve Dakota Johnson) izleyiciye tanıtmak olabilir.

“Men aren't really complicated, Ana, honey. They are very simple, literal creatures. They usually mean what they say. And we spend hours trying to analyze what they've said - when really it's obvious. If I were you, I'd take him literally. That might help.”  

30 Aralık 2014 Salı

2014 En İyi 25 Filmi

2014 yılını bitirdiğimiz şu günlerde, hem geçtiğimiz yılı bir gözden geçirmek (sinema alanında) hem de yeni filmler öğrenmek adına Empire Dergisi tarafından 2014'ün en iyi 25 filmi ilan edilen eserleri sizinle paylaşmak istedim. Aynı fikirde olabilirsiniz, olmayabilirsiniz de (zaten kaynağım da çok sağlam değil) ancak yine de bu listeye bir göz atın derim. Bu arada  Empire 1989 yılından bu yana yayınlanan ve İngiltere'de en çok satan sinema dergilerinden biridir. Her yılın sonunda veya belirli dönemlerde (çeyrek yüzyıl, son 10 yıl, son 100 yıl vb.) "en iyiler" listesi hazırlamasıyla bilinir :). Yandaki linkten Empire Dergisi tarafından "masterpiece" (başyapıt) olarak kabul edilmiş fimlerin bir listesini görebilirsiniz (http://en.wikipedia.org/wiki/Empire_(film_magazine) 2014 için hazırlana listeden incelediğim kadarıyla 7 tanesini izlemişim. Eğer siz de bu filmler hakkımdaki yorumları merak ediyorsanız aşağıdaki linklere tıklayabilirsiniz. Diğer filmler için:  http://onedio.com/haber/empire-dergisine-gore-2014-un-en-iyi-filmi-420512 Empire listesine göre:

15. Interstellar http://sinemubi.blogspot.com.tr/2014/12/interstellar.html

14. Gone Girl http://sinemubi.blogspot.com.tr/2014/12/kayp-kz-gone-girl-2014.html

13. X-MEN: Geçmiş Günler Gelecek http://sinemubi.blogspot.com.tr/2014/06/x-men-gecmis-gunler-gelecek-2014.html

12. Kaptan Amerika: Kış Askeri http://sinemubi.blogspot.com.tr/2014/04/kaptan-amerika-ks-askeri-2014.html

6. Edge of Tomorrow http://sinemubi.blogspot.com.tr/2014/12/yarnn-snrnda-edge-of-tomorrow-2014.html

4. Inside Llewyn Davis http://sinemubi.blogspot.com.tr/2014/02/sen-sarkn-soylerken-inside-llewyn-davis.html

3. The Wolf of Wall Street http://sinemubi.blogspot.com.tr/2014/03/the-wolf-of-wall-street-2013.html

10 Aralık 2014 Çarşamba

Yarının Sınırında (Edge of Tomorrow) - 2014

Bazen kendi kendime eleştiriyorum filmi izlemeden, bu nasıl isim diye? Filmi izleyim konulan ad ile filmin özgün adı arasında bağ kurmaya çalışıyorum. Bu filmde de aynı şeyi yaşadım, Edge of Tomorrow, ne olabilirdi? İzledikten sonra diyebilirim ki hikaye ile bu kadar bütünleşen, hikayeyi bu kadar iyi yansıtan bir isim daha görmedim sanırım :). Bazen senaryolar birbirine benzese de veya ilgi çekmesi için araya aşk vb. unsurlar serpiştirilse de ben bilimkurgu filmlerini izlemekten oldukça zevk alıyorum. Bu filmde bilimkurgu/aksiyon filmlerinin alışılmış siması Tom Cruise Binbaşı Bill Cage rolüyle yine karşımızda. Ancak alışılmışın aksine bu kez kendine güvenen tecrübeli bir asker değil (binbaşı rütbesine bakmayın, şişirilmiş rütbesiyle ordunun sözcüsü, halka gösterilen yüzü ve aslında reklamcı). Dünyayı istila eden Mimics adlı uzaylı birliği ile dünyada hiçbir ordu baş edemeyince, ordular tüm güçlerini birleştirip son bir taarruza geçerler ve Binbaşı Bill Cage'da kendini bir anda bu savaşın içinde bulur. Dünyanın sahip olduğu güç ve teknoloji Mimics ile başa çıkmak için yeterli değildir, özellikle de, uzaylıların telepati yoluyla emir alıp vererek her şeyi önceden biliyormuş gibi hareket ediyor oldukları düşünülürse! Ya da aslında biliyorlar mı? Tahmin edileceği üzere, Bill Cage için bu savaş tam anlamıyla bir intihardır ve kısa süre içinde ölmesi sürpriz olmaz. Ancak ters giden bir şey vardır: Cage bir anda kendini her gün yeniden başlayan bir döngünün içinde bulur (aslında bu cehennem olmalı). Kendisini tek anlayacak kişi, bu döngüyü daha önce yaşamış olan "Verdun Meleği" Rita'dır (Emily Blunt).

Senaryo bir açıdan1993 yapımı "Bugün Aslında Dündü" filmini anımsatsa da, tür ve sahneler açısından oldukça farklı bir film ortaya çıkmış. Pek çok izleyicinin de belirttiği gibi, film tam bir bilgisayar oyunu! Ölüyorsun, baştan başlıyorsun, gidebildiğin yere kadar gidip, ölürsen yine baştan...

Filmin başrollerini Tom Cruise, Emily Blunt ve Bill Paxton paylaşıyor ve filmin yönetmenliğini "Geçmişi Olmayan Adam" ve "Bay & Bayan Smith" filmleriyle tanıdığımız Doug Liman yapıyor. "Aksiyonu çözmüş bir sinemacı olan Doug Liman zanaatkar bir yönetmen olarak ortaya türün meraklısı olmayanları bile cezbedecek, gerçekten sıkı bir bilim kurgu aksiyonu çıkarmış." Eğer bilimkurgu filmlere ilgili duyuyorsanız, izlemenizi tavsiye ederim!

"Geleceği bilen bir düşman asla yenilmez."

1 Aralık 2014 Pazartesi

John Wick - 2014

Aslında Interstellar'ı izlemek istemiştik ancak Cinemaximum'da her zamanki gibi bir sistemsel bir sorun olduğunu görünce, en yakın seans olan bu filmi izledik. Fimi beğendim bu arada, her ne kadar klişe olsa da, film oldukça sürükleyiciydi. Aksiyon filmlerine çok yakışan ve olgunlaştıkça daha da çekici olmaya başlayan Keanu Reeves'in başrolünde oynadığı "John Wick" yavaş başlayıp hızlı ilerliyor. Filmde uzun yıllar mafya tetikçisi olarak çalışmış ve sonrasında durulmaya karar vererek emekliye ayrılmış John Wick'in tekrar başa saran hayatı anlatılıyor (Belki de Rus Mafyasının başındaki Viggo Tasarov'un dediği gibi, geçmişten kaçış yoktur, bir kez elini verirsen kolunu kaptırırsın). Emekli olduktan sonra sevdiği kadınla evlenen ve -hak etmediğini düşündüğü kadar güzel beş yıl geçiren- John Wick, karısının hastalanması ve ani ölümü ile yalnız kalır. Karısının kendisine son hediyesi olan yavru bir köpek sayesinde içinde yaşamak için yeniden bir umut beliren John, arabasına göz koyan mafya babası Viggo Tasarov'un şımarık oğlu Josef Tasarov'un son umut kırıntısını da yok etmesiyle kendisini yeniden olayların içinde bulur. Bu kez eskisinden farklı olarak intikam hırsıyla hareket ettiği için (güdülenmek için en etkili sebep) dikkatini tek bir noktaya odaklayacaktır. Salt aksiyondan daha fazlasını içerdiği için yavan olmayan bu film hakkında en güzel yorumu filmi tek başına götüren Keanu Reeves yapıyor: Aksiyon filmlerinin duygusal yönü olmasını seviyorum. Sadece şov olmaktan çıkıp bir hikâye anlatıyor.

Filmde en çok dikkatimi çeken noktalardan birisi John Wick'in lakabıydı (iki dilde lakabı var ilginç): Boogeyman! Türkçeye "öcü" olarak çevrilen bu kelime gerçek anlamıyla da bu. Ancak izleyenlerin dikkatini çekti mi bilmiyorum ancak bir yerde Viggo Tasarov John'u "Baba Yaga" olarak adlandırıyor. Baba Yaga, Sandman serisinin 6. kitabında Rus steplerinde geçen fantastik bir öyküde bahsedilen bir karakter olduğu için bu ifade benim ilgimi çekti: Baba Yaga Slav mitolojisinde cadı evya büyücü karakterdir, deforme olmuş bir vücudu vardır ve istediğinde kötülük getirir. John Wick'e yakışmayan tarafı, asıl hikayede Baba Yaga'nın aslında bir "kadın" olmasıdır. Neyse, bunlar önemsiz detaylar.

Filmin yönetmenliğini David Leitch ve Chad Stahelski beraber yapıyor. Daha önceki kariyerleri dublörlüğe dayanan ikilinin hiç de fena olmadığını söyleyebiliriz, her ne kadar film yer yer bilgisayar oyununu anımsatsa da :).

- Tekrar işe mi döndün?
– Hayır, sadece birkaç işi yoluna koyacağım.

24 Kasım 2014 Pazartesi

Good Will Hunting (Can Dostum) - 1997

Özgün adı "Good Will Hunting" olan filmin senaryosu Matt Damon ve Ben Affleck tarafından yazılmış ve en iyi senaryo dalında ödül almıştır. Bir bakıma, bu senaryo & film ile hem senaristler hem de oyuncular kendilerini kanıtlamış ve adı dünyada duyulan ilk eserlerini meydana getirmişlerdir. Bazı yönleriyle biraz abartılı bulsam da, ben filmi beğendim. Will Hunting (Matt Damon) Massachuset Üniversitesi'nde hademe olarak çalışan İngilizlerin "Genius" olarak adlandırdığı tipte bir gençtir. Ancak -muhtemelen çocukluğu yalnız ve sefil geçtiği için- kendisini yönlendiren birisi olmadığından suç işlemeye & şiddete meyilli bir gençtir. Hademelik yaptığı sırada çözülmesi neredeyse imkansız matematik sorularını çözdüğü matematik profesörü tarafından keşfedilince hayatı da bir anlamda değişmiş olur. Basit suçlardan sabıkası bulunan Will Hunting, son olayından sonra profesörün kendisine kefil olmasıyla hapishaneden çıkar ancak profesörün bir şartı vardır: Tedavi görmesi. Profesör bu görev için eski bir arkadaşı terapist Sean Maguire (Robin Williams) ile anlaşır. İnsanlarla ilişkilerinde etrafına hep bir duvar çekerek arkasına saklanan Will, belki de bu terapistte kendisini bulacak ve onun hayatını yeniden yönlendirmesine izin verecektir? Senaryonun -inanılmaz özgün olmasa da- son derece etkileyici bir başarı öyküsüne odaklandığını söylemek mümkündür. Kaldı ki, en iyi senaryo dalında ödül kazanması da bunu kanıtlar niteliktedir.
 
Başrolünde Matt Damon, Ben Afflect ve Robin Williams'ın oynadığı filmin yönetmeni "Şöhret Tepesi" ve "Paris Seni Seviyorum" filmleriyle de tanınan Gus Van Sant'tır. Alınan diğer ödülün yanı sıra, Robin Williams da sergilediği performans ile en iyi yardımcı erkek oyuncu seçilerek oscar kazanmıştır. Arşivlik bir film olup olmadığına siz karar verin ancak izlemenizi tavsiye ederim!
 
"Mükemmel değilsin. Seni şüpheden kurtarayım tanıştığın o kız da mükemmel değil. Asıl soru birbiriniz için mükemmel olup olmadığınız. Önemli olan bu. Dünyadaki her şeyi bilebilirsin ama bunu öğrenmenin tek yolu denemektir."
 
"Sana kadınları sorsam neleri sevdikleri hakkında bir sürü şey sayarsın. Belki birkaç kere yatmışsındır da. Ama bir kadının yanında uyanmanın ve mutlu olmanın ne demek olduğunu söyleyemezsin. Sana savaşı sorsam Shakespeare’den bahsedersin değil mi? Ama hiç savaş görmedin. En yakın dostunun, kafası kucağında son nefesini verirken sana nasıl baktığını görmedin. Sana aşkı sorsam sonelerden alıntı yapacaksın. Ama bir kadının karşısında hiç tamamen savunmasız kalmadın. Sana gözleriyle hükmedecek birini hiç görmedin. Tanrı’nın seni cehennemden kurtarması için indirdiği meleğin o olduğunu hiç düşünmedin. Onun meleği olmak nasıl bir şey bunu da bilmiyorsun. Bir aşkı sonsuza dek paylaşmayı..."

3 Kasım 2014 Pazartesi

Otomatik Portakal - 1971

Anthony Burgess'in aynı isimli kitabından uyarlanan filmi (hem kitap okuyucusunun hem de sinema seyircisinin gönlünü kazanan nandide uyarlamalardan birisi olarak kabul edilir) hem çekildiği dönem hem de konusu itibariyle düşünürseniz çok farklı bulacağınıza eminim.  Filme kara ütopya demek doğru olur mu bilmiyorum ama bilinmeyen bir yerde ve bilinmeyen bir zamanda geçtiğini söyleyebiliriz. Film kahramanımız Alex'in (Malcolm McDowell) kendi hikayesini anlatması şeklinde ilerliyor (ki bu daha da merak uyandırıcı). Kendi çapında bir kabadayı olan Alex, kendisi gibi üç zamane genciyle beraber bir çete kurarak ahlaki değerleri çökmüş, kötülüğün her yerde kol gezdiği bir topluma ayak uydurup, kendi "horrorşov"unu yaratmak ister (filmde bu kelime bu haliyle sıkça kullanıldığı için, bu şekilde kullanmayı uygun buldum). Alex çetesiyle beraber işlediği şiddet dolu suçlardan sonra, kendileriyle fikir ayrılığına düşer düşmez onlar tarafından ihbar edilir ve 14 yıl hapse mahkum edilir (aslında yaptıkları için çok az bile). Bu süreçte İncili okuyarak ve erdemli davranarak pederin gözüne girer ve hükümetin yeni programına kobay olmak için gönüllü olur. Bu deney kobayın beynini yıkamak suretiyle onun "şiddet ve zorbalık" dolu olaylara olumsuz tepki vermesini amaçlamaktadır ancak deneyin kendisi de bir o kadar insan doğasına aykırıdır. Aslında asıl önemli olan, bu süreçten sonra ne olduğu/olacağıdır. Alex, bu deneyden sonra gerçekten şiddet karşıtı ve toplumsal düzene saygılı biri olmuş mudur? Veya doğası gereği tam da pederin söylediği gibi (İyilik içten gelir. İyilik bir seçimdir.) aslında Alex insanlıktan çıkmış mıdır? Bu yönüyle film değişen dünya düzeni ve bu değişimin insanların üzerindeki farklı etkilerini, suça ve şiddete eğilimi ustaca yansıtmıştır. Eser o yılların (1960'lı yıllar) modernleşme ve değişim sancılarını yansıtırken, bireylerin ne kadar özgür veya baskı altında olması gerektiğini ve sonuçlarını da sorgular.

Stanley Kubrick (sinema tarihinin en başarılı yönetmenlerinden birisi olarak kabul edilir) tarafından sinemeya uyarlanan film, 1972 Akademi Ödüllerine dört dalda aday gösterilmiştir. Eski bir film olduğundan yeni nesil tanınan oyunculardan söz edemesek de, kara mizah anlayışıyla (kara mizah olmasaydı bu sapkınlıkta bir filmi pek çok kişi izleyemezdi diye tahmin ediyorum) ve başarılı roman-film uyarlamasıyla sinema tarihinin kült filmlerinden biri olduğundan rahatlıkla söz edebiliriz.
 
Benim yapabileceğim eleştirilerden birisi, bu kadar yozlaşan bir toplumda aslında "balığın baştan kokması" gerektiğidir. Yani yetkililerin işini iyi yaptığı bir yerde, toplumda bu denli şiddet yanlılığı baş göstermez diye tahmin ediyorum. Her ne kadar insanoğlu doğası gereği şiddete meyilli olsa da, bunu yapacak cesareti bulması, kendisine yeterli yaptırım uygulanmamasından da ileri gelir. Ancak filmde, polislerden korkulmaktadır, hükümet suçu azaltıcı politikalar izleye çalışmaktadır, peder yoldan çıkmamıştır, gardiyanlar işini yapmaktadır vb. - yani Sin City gibi bir baştan sona yozlaşmadan söz edemeyiz ki bu bence büyük bir çelişkidir.
 
Filmin adı neden "Otomatik Portakal" (A Clockwork Orange)? Yazar İngiliz argosunda (Cockney olarak adlandırılır) böyle bir deyişin var olduğunu ve kelime anlamı olarak yüksek derece gariplikleri barındıran kişi anlamına geldiğini belirtmiştir. Bu kelimenin hikayesine çok uyduğunu düşünen Burgess "...insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum." açıklamasını da yapmıştır. Belki de bu sebeple olsa gerek, kitapta/filmde bol bol argo kelime kullanılmış ve kasıtlı olarak gençlerin dili bozulmuştur (kitabı okumadım ancak okuyanlar çok etkileyici olduğunu ancak filmden daha fazla şiddet sahnesi içerdiğini belirtmektedir). Bu nedenle Otomatik Portakal aynı zamanda bir dilsel deney olarak da değerlendirilmektedir.

"Bu günah! Bu günah! Bu günah! Bu günah! Bu günah! Bu günah! Günah? Bunun neresi günah? Bu! Ludwig Van’ı bu şekilde kullanmak. O kimseye bir zarar vermedi. Beethoven sadece müzik yaptı." (Alex'in Nazi kamplarındaki zulümü videoda izlerken arka planda çalan Beethoven için yaptığı yakınma)

"Herkesin bildiği gibi hükümet senin yüzünden popülaritesini yitirdi, oğlum. Gelecek seçimleri kaybedeceğimiz söyleniyor. Basın bizi çok eleştirdi yapmak istediğimizden dolayı. Ama kamuoyu değişkendir." (Bakan'ın sözü ne kadar da doğru ve modern zamanı yansıtır nitelikte)

30 Eylül 2014 Salı

Kitap Hırsızı (The Book Thief) - 2013

Kitap Hırsızı filmini tesadüfen izledim. Fimi beğendim, hem anlattıkları hem de geçtiği dönem itibariyle insanın içine işleyen bir konusu var. Filmi izledikten sonra öğrendim ki, bir kitaptan uyarlanmış: Markus Zusak - Kitap Hırsızı. Eğer izlemeden önce biliyor olsaydım, kitabı okumayı seçerdim, zira kitap okumayı çok sevmemin yanı sıra eser hem çok olumlu yorumlar almış hem de kitaplarda duygular filmlerden daha iyi verilebilmektedir (kanaatimce). Bununla beraber filmin başarılı olduğunu söyleyebilirim. Baş karakterimiz Liesel Meminger (Filmde olaylar Ölüm'ün -Azrail de diyebiliriz- ağzından anlatılmaktadır ve neden Liesel'e odaklandığını kendisi de bilmemektedir) İkinci Dünya Savaşı yıllarında Almanya'da henüz dokuz yaşındayken bir aileye evlatlık verilir. Evlatlık verildiği ailenin yanında yeni yaşamına başlayan Lisesel, baskın ve otoriter üvey anne (Bayan Hubermann) ve yumuşak huylu ve sessiz üvey babaya (Bay Hubermann) uyum sağlamaya çalışır. Yeni yaşamında yanındaki tek yardımcısı yan komşusu ve en yakın arkadaşı (kendisine aşık olan) Rudy Steiner'dır. Özellikle okumayı öğrendikten sonra kitaplara ilgisi uyanan Liesel valinin eşinin yardımıyla valinin kütüphanesinden uzun faydalanır. Buradan kovulduktan sonra valinin kütüphanesine pencereden sızan Liesel, gözüne kestirdiği kitapları "ödünç almaya" başlar. Bu süreçte evlerinin bodrumunda saklanan sığınmacı Yahudi Max ile aralarında hikayelerle ve kitaplarla başlayan derin bir bağ kurulur. Max ve cesur Liesel için çevrelerinde dünyada yaşanan tüm kötülüklerden uzaklaşmanın tek yolu, kitapların ve kelimelerin ikisine sunduğu hayal dünyasıdır.

Filmin yönetmeni pek tanınan birisi değil, uzun yıllar dizi film yönetmenliği yapmış olan Brian Percival.  Hans Hubermann rolünde Karayip Korsanları'nın korsan kaptanı Barbossa karakterini canlandıran Geoffrey Rush, Rosa Hubermann rolünde Emily Watson oynuyor. Ölümün dikkatini çekerek hayatına odaklandığı sevimli Liesel Meminger karakteri ise Sophie Nelisse tarafından canlandırılıyor. Filmin çekimleri Almanya'nın Görlitz kentinde yapılmış ve müzikleri John Williams tarafından bestelenmiştir. Filmi izlemenizi tavsiye ederim ancak henüz izlemediyseniz, kitabı okumanız belki de daha iyi olur :) İyi eğlenceler!

''People observe the colours of a day only at its beginnings and ends, but to me its quite clear that a day merges through a multitude of shades and intonations, with each passing moment. A single hour can consist of thousands of different colours. Waxy yellows, cloud-spat blues. Murky darkness. In my line of work. I make it a point to notice them."

5 Şubat 2014 Çarşamba

Kaybedenler Kulübü - 2011

Evet, kendinizin farkında olmanız güzel, zira siz tam bir "loser"sınız (kaybeden). Böyle serkeş böyle bohem hayat mı olur Alla'sen ? (Allah'ını seversenin ziplenmiş hali bu). İnsan bu hayattan yorulur, kendinden tiksinir her şeyden önce arkadaş! Film birbirleriyle konuşur gibi tamamen doğaçlama olarak radyo programı yapan iki arkadaşı - Mert (Yiğit Özşener) ile Kaan (Nejat İşler) - konu alıyor. Duyduğum kadarıyla böyle bir ikili gerçekten 1990'lı yılların ortasında bir radyo programı yapmış (ben daha çocuktum o yıllarda). Gerçekte yapılmış olan program filmdeki gibi miydi yoksa biraz abartıldı mı merak içindeyim. Ama umarım film komedi-dram türünü tam verebilmek için biraz abartılmıştır zira bir kadın olarak bu kadar aşağılanmayı rahatsız edici bulurdum. Her neyse, bu Mert ve Kaan Kaybedenler Kulübü adını verdikleri programda kadınlardan, edebiyattan, geçmiş tecrübelerinden vb. söz ederek birkaç saat eğlenceli vakit geçirmeye çalışıyorlar ve başlarda pek bilinmeyen bu program zamanla oldukça popüler oluyor. Film ayrıca karakterlerin özel hayatlarına da değiniyor: O kadar yalnızlar ki bu yalnızlıklarını gidermek için sürekli başka kadınlarla beraber oluyorlar. Belki de henüz hiç kimseye "She is the one!" diyememişlerdir? Peki, Kaan çok hoşlandığı ve beraber zaman geçirmek istediği biri (Zeynep - Ahu Türkpençe) ile karşılaştı da ne oldu? Bohemlikten vazgeçebildi mi?

Filmin bazı bölümlerini sevdim, mesela, bir karakterin terk edildikten sonra değişmesi. Evet, bu doğru bir gözlem, bu gibi durumlar insan hayatında değişiklik yaratır. Ayrıca geri planda (fonda) hep yığınla kitapların olması benim çok hoşuma gitti. Karakterlerin sık sık klasik edebiyat eserlerinden alıntılar yapması, bazılarından kitap adı - yazar şeklinde bahsetmesini de sevdim. Bununla beraber, film hakkında yapılan şu yoruma da katılıyorum: "Kaybedenler Kulübü, olumlu eleştirilerin yanı sıra açtığı hikâyeleri sonlandırmamak, dönemin politik atmosferini göz ardı etmek, zaman algısına sahip olmamak gibi eksiklikler bulunduğu yönünde eleştiriler de aldı."

Benim olumsuz bir eleştirim olarak, özgün ve eğlenceli bir film olduğunu kabul etmekle beraber  melankolinin abartılarak sürekli önüme getirilmesi ve karakterlerin "hiçbir şeyi takmıyorum" havalarının sık sık gözüme sokulması (oldukça bencilce olduğunu bir kere kabul etsinler) tabiri caizse biraz "ergence"ydi. Sonuçta biz belirli bir zeka seviyesine sahip insanlar olarak, bu melankoliden sürekli şikayet etmek yerine, daha yapıcı bir çözüm bulabiliriz diye düşünüyorum.  Ek olarak, film hakkında Uğur Vardan'ın eleştirisine de katılıyorum: "Kafayı sekse takmış görünmeleri ve radyoyu arayan her kadın dinleyiciye, 'Sizinle yatmış mıydık?' repliğini sunmaları, sık sık 'pompa' mevzuuna girmeleri, belli bir noktadan sonra söylemlerini 'ergen esprileri'nin ötesine götürmüyor."

Farklı bir film, eğlenceli olduğunu da düşünürsek, boş vaktiniz varsa izlemenizi tavsiye ederim. Ben filmde dikkatimi çeken ve duyar duymaz gönülden katıldığımı hissettiğim bir repliği sizinle paylaşayım:

"Kaan: Rutin olan her şey sıkıcıdır.
Zeynep: Evet ama rutin olmazsa hayatında kalıcı bir şey olmaz?" (Aynen öyle!)

17 Aralık 2013 Salı

All About My Mother - 1999

Pedro Almodovar is the most famous Spanish director who particularly mentions about the stories of endpoint, extraordinary plots and incendiary characters (I will give information about him later). He exists on the line which is located out of the traditional culture and this makes his films unique. No doubt, the most fantastic movie of Almodovar is "All About My Mother". Who is in this movie? Manuela (a nurse and a perfect mother) builds up an existence and a regular life for herself and for her son (but his son would die because of a car accident soon). This car accident is the most indigestible stage of the movie since it is started by the statements of Esteban (son) and it makes us to think that it will continue with Esteban's statements until the end. the first surprise is his death and it makes the film as in the real life. After his son's death, Manuela decides to go to Bercelona (really a colourful city) and establishes a new life with a sister who is pregnant, a prostitute and two problematic actresses. I really like this film because Almodovar chooses to tell us the realities and other face of the real life that we always ignore in his frame. If we look from the emotional hand, we can observe a deeply dramatic story. On the other hand, the extraordinary characters and their lives that shoch people remind the viewer how plain they perceive the life.
 
Yes, it is tha women dominant movie which is very rare in the screen (What does Hollywood say? Please, love stories are the best!!!). The viewer might get astonished how Almodovar depicts the hard topics of cinema world like "being a mother", "being a woman" and "being unable to a woman" out of different characters. The common point of these women is being a prisoner of their passion even they have different lives and aspects. No matter what their direction is, they can not escape from their past, relationships and addictions. Probably, by the reason of Almodovar is homosexual himself, he express the perspective of women, subculture and atmosphere of backstreets that we always ignore. In my opinion, Almodovar wants to say "human exists with their characters and these characters are shaped by families, education, tradition and habits and these characters direct the life of human!".

30 Ekim 2013 Çarşamba

Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind) - 2004

Uzun süredir aklımdaydı bu filmi izlemek ancak son zamanlarda evde uyumak dışında vakit geçirmediğim için bu yönde herhangi bir aksiyon alamadım. Neyse sonunda dün amacıma ulaştım :). Her şeyden önce, filmin adı çok ilginç. Filmin adı didaktik şiirleriyle ünlü 18. yy İngiliz şairi Alexander Pope'un bir şiirinden geliyor: "How happy is the blameless Vestal's lot! / The world forgetting, by the world forgot / Eternal sunshine of the spotless mind! / Each pray'r accepted, and each wish resign'd." Filmi izlediğini söyleyen herkese izlenimlerini sordum, genelde aldığım cevaplar: hiç beğenmedim, bana göre değil, ben filmi anlamadım. İlk argümanlara diyecek bir şeyim yok ama "filmi anlamadım" için bir çift sözüm var: Nesini anlamadın? Bak, ben sana anlatayım: Filmde ilginç ve dolu dolu bir aşk yaşayan (birbirinden farklı iki karakter) Clementine (Kate Winslet) ve Joel'in (Jim Carrey) zamanla yıpranan ilişkilerinden sonra Clementine'in hafızasından aşkını sildirmesiyle olaylar başlar. Clem'in bu yaptığını duyan Joel büyük bir hayal kırıklığı hisseder ve aynı doktora giderek kendi hafızasının da silinmesini ister. Clem'e ait tüm hediye, not, resim ve anı olabilecek her şeyi kendinden uzaklaştırır ve hafıza silme işlemine başlanır. Ancak bu işlem sırasında zihninde tüm anılarını yeniden yaşayan Joel, bu güzel anıların hatırlanmaya değer olduğuna karar verir ve işlemi sonlandırmak ister. Joel yarı uyur halinden normal hayata dönmeyi beceremeyince, Clem ile beraber zihninde köşe bucak kaçmaya başlarlar (You can run but cannot hide). Aslında anıların silinmesi pek onaylayacağım bir durum değil, ama insan yine de mümkün olabilseydi acaba dener miydim diye düşünmüyor değil.
 
Filmin yönetmeni "The Science of Sleep" filminin de yönetmenliğini yapan Michel Gondry ve senaryosu Charlie Kaufman ve Pierre Bismuth'a ait. Film en iyi senaryo, en iyi kurgu, en iyi erkek/kadın oyuncu ödüllerini piyasadan toplamış :).
 
- Gitme...
- Neden?
- Bilmiyorum, sadece gitme...