2011 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2011 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2016 Perşembe

Hangover II - 2011

Hangover serisine başladık madem, ikinci filmle devam etmesek olmazdı. Her ne kadar birincisi kadar komik olmasa da ve senaryo anlamında yalnızca mekanı değiştirmekten farklı bir şey yapmamış olsa da, Felekten bir Gece Daha filmini de izlerken eğlendim. Filmi izlerken büyük beklentilere girmemek lazım ancak amacınız biraz eğlenceli vakit geçirmek ise izleyebilirsiniz. Bu kez Las Vegas'a değil, Uzak Doğu'nun gözde merkezlerinden Bangkok'a uzanıyoruz. Bir önceki filmden tanıdığımız ekip (Alan, Stu, Doug ve Phil), bu kez Stu'nun düğünü için Tayland'a giderler (Stu, Uzak Doğulu bir kızla evlenmektedir). Bir önceki düğünün bekarlığa veda rezaletinden sonra Stu kesinlikle çılgın eğlencelerden uzak kalmak niyetindedir ve düğünden önce tek planladığı bir "düğün öncesi sabah kahvaltısı"dır. Ancak arkadaşlarının sahilde bir bira içmek teklifini kabul eder. Ertesi sabah ise ekip Bangkok'da rezil bir otel odasında uyanır, Stu'nun yüzünde dövme vardır ve gelinin erkek kardeşi Teddy kayıptır, bir de nereden geldiği anlaşılamayan şirin bir maymun vardır. Ekibin son hatırladıkları olay sahilde içilen biradır ve nasıl olup da Bangkok'da uyandıklarına dair kimsenin bir fikri yoktur. Ters giden olayları çözmek ve nasıl olup da Bangkok'da uyandıklarını tespit etmek amacıyla araştırmaya başlarlar.
 
Filmin yönetmeni bir önceki filmin de yönetmenliğini yapmış olan Todd Philips, ekip ise yine aynı: Phil (Bradley Cooper), Stu (Ed Helms), Alan (Zach Galifianakis) ve Doug (Justin Bartha). Aslında yazının başında da belirttiğim gibi bir önceki film ile ekip ve aksiyon anlamında ne farklı derseniz, yalnızca mekanın Bangkok olması. Yine de eğleneceğinizi düşünüyorum, iyi seyirler!

- Do you ever do anything that doesn't end up in a stand-off, Chow?
- I'm an international criminal! It always ends up like this.

2 Ocak 2015 Cuma

Yaşam Şifresi (Source Code) - 2011

Bilim kurgu alanında izlediğim başarılı filmlerden biriydi. Bilim kurgu filmlerinde geçen kavramlar ve kuantum fiziği konusunda daha fazla bilgisi olan insanların filmi daha çok seveceklerini düşünüyorum ancak benim filmin sonunda pek çok sorum oluştu (henüz cevaplardan tatmin olamadım). Yine de oldukça akıcı ve merak uyandırıcı bir film olduğunu kabul etmek gerek. Film bir sabah hızlı trende ve başkanının vücudunda uyanan Yüzbaşı Colter Stevens (Jake Gyllenhaal)'in bu duruma anlam vermeye çalışmasıyla başlar. Bu süreçte (8 dk sonra) trende büyük bir patlama yaşanır ve herkes ölür. Bu patlamadan sonra uzay mekiğine benzer bir kapsülün içinde ve kendi vücudunda uyanan Colter bir süre sonra hükümetin "Source Code" adını verdiği bir proje gereğince trene gönderildiğini ve asıl amacının patlamaya neyin sebep olduğunu bularak sonraki patlamaları engellemek olduğunu anlar. Colter tekrar tekrar trene bu 8 dakikayı yaşamak için gönderilir ve amacını gerçekleştirmek için zamanla yarışmak zorunda kaldığı bir mücadeleye girer. "Source Code" projesine göre, kişiler öldükten sonra hayatlarının son 8 dakikası bir şekilde silinmemektedir, Source Code projesi ile bu 8 dakikaya (paralel evrende devam eden bir 8 dakika) gidilerek olayın çözümlenmesi amançlanmaktadır. Ancak bir yanlış anlaşılma olmasın, geçmişe gidilemediği için gerçekleşmiş olay (patlama) engellenemeyecektir. Umarım anlaşılır olmuştur.

Filmin yönetmeni "Moon" filmi ile tanınan Duncan Jones ve oyuncuları Jake Gyllenhaal, Michelle Monaghan (Christina) ve Vera Farmiga. Bilim kurgu filmlerden hoşlanan kişilere filmi izlemelerini tasviye ediyorum. Ayrıca filmin sonu hakkında mantıklı bir yorum yapabilirlerse memnun olurum :). İyi seyirler!

"Sizi bilmem ama türün başarılı örneklerinin mumla arandığı günlerde bilim-kurgu hayranlarının Duncan Jones gibi bir isme ihtiyacı var. 2001 göndermeleriyle dolu gayet etkileyici bir klonlama fabl olan ilk filmi Moon'dan sonra "David Bowie'nin oğlu" kimliğini üzerinden atmayı başarıp sinemanın en yaratıcı genç isimlerinden biri olarak kendinden bahsettiren Jones, Yaşam Şifresi gibi klasik bir bilim-kurgu senaryosu için gayet yerinde bir seçim." http://www.beyazperde.com/filmler/film-175053/elestiriler-beyazperde/

Colter : Yaşayacak bir dakikadan az bir zamanın olduğunu bilseydin, ne yapardın Christina?
Christina : O anların tadını çıkarırdım.
Colter : Ben seni tekrar öperdim.
Christina : Tekrar mı?

30 Mayıs 2014 Cuma

Black Mirror - TV Series (2011-2013)

İlk sezonu 2011 yılında yayınlanan Black Mirror toplamda 2 sezon ve 6 bölümden oluşan yapımcısının Charlie Brooker olduğu bir mini dizi. Her bir bölümü bir diğerinden bağımsız yaklaşık 50 dakikalık bölümlerden oluşuyor ve her bölümün tek ortak noktası (pek çok yerde teknolojinin de katkıda bulunmasıyla) insanların toplumda yozlaşan yönlerini eleştirmek. Bununla beraber, Black Mirror'da pek çok yerde bir teknoloji paranoyaklığından bahsedildiği söylenebilir (İngilizler bu durumu techno-paranoia olarak değerlendirmektedir).  Seri, modern yaşamın tedirgin edici yönlerini ekrana taşıması nedeniyle The Twilight Zone ve Tales of the Unexpected serilerinin bir karışımı olarak nitelendirilse de, bu iki diziyi izlemediğim için bu konuda bir yorum yapamayacağım. Ancak bazı alanlarda ödül aldığı için esinlendiği seriler kadar başarılı olduğu kanaatindeyim. Kasım 2012'de International Emmys'de En İyi TV Mini Serisini alan dizinin "The Entire History of You" isimli bölümünün (1. sezonun 3. bölümü) Warner Bros tarafından film yapılacağı da açıklanmış. Açıkçası, beni de en etkileyen bölümlerden birisi de bu oldu. Günümüzden teknolojik olarak daha ilerde olan bir toplumda Grain adı verilen ve kulağın arkasında tenin içine yerleştirilen hap kadar alet, sizin gözünüzün gördüğü her şeyi kaydediyor ve minik bir kumanda vasıtasıyla anılarınızı geri getirip tekrar tekrar izleyebiliyorsunuz. Ancak kıskanç veya takıntılı bir eğiliminiz varsa bu teknoloji sizi psikopata çevirebiliyor. Bu bölümde de kıskanç bir kocanın düştüğü haller ve daha ziyade suçlu bir kadının psikolojisiyle beraber anlatılmaktadır.
 
Yukarıda bahsettiğimin yanında en çok beğendiğim bölümler 1. sezonun ilk bölümü (tam bir toplum yozlaşmasıdır ve Channel 4 bu bölüm için twitter çağının ibret alınacak bir öyküsüdür açıklamasını yapmıştır) ve 2. sezonun ikinci bölümüdür (White Bear Justice Park). Özellikle bu bölümün "yaşattıklarını sana geri yaşatma" travmasının üstüne giderek oldukça ders verici olduğu söylenebilir. Tüm bölümleri izlemeye vaktiniz olmazsa bu üç bölümü izleyebilirsiniz.

Charlie Brooker explained the series' title to The Guardian  noting: "If technology is a drug – and it does feel like a drug – then what, precisely, are the side-effects? This area – between delight and discomfort – is where Black Mirror, my new drama series, is set. The 'black mirror' of the title is the one you'll find on every wall, on every desk, in the palm of every hand: the cold, shiny screen of a TV, a monitor, a smartphone." Charlie Brooker Ocak 20014'te son iki bölüm daha çekilebileceği şeklinde bir açıklama daha yapmış. Son sezonu merakla bekliyor olacağım ve vaktiniz varsa size de tavsiye ederim!

IMDB'den 8,7 puan almış eğer bu tür puanları dikkate alıyorsanız:

Detaylı bilgi için:
http://en.wikipedia.org/wiki/Black_Mirror_(TV_series)

2 Mayıs 2014 Cuma

Anonymous - 2011

Kraliçe Elizabeth dönemi İngilteresinde geçen hikaye, yüzlerce yıldır onlarca entelektüelin kafasını kurcalayan bir soruya odaklanıyor: İngiliz edebiyatının en büyük ismi William Shakespeare'in eserlerinin arkasında başka biri mi vardı? Onlarca edebiyat eseri başka birilerinin kaleminden çıkmış olabilir miydi? Afişinden de anlaşılacağı üzere ("Was Shakespeare a Fraud?") film William Shakespeare'in bir sahtekar olup olmadığı üzerinde duruyor ancak bu soruya kendisi yanıt veriyor: Evet! Klasik Shakespeare hikayelerine bir alternatif olarak görebileceğimiz hikayede Kraliçe Elizabeth (Birinci) döneminin politik skandallarına da yer veriliyor. Aslında Oxford Dükü Edward De Vere'nin hayatının anlatıldığı filmde, dönemin İngiltere'sinde yazarlık/oyun/tiyatro ile ilgilenmenin yüksek sosyete için uygunsuz bulunduğu bir anlayışın hakim olduğu belirtiliyor. Bu nedenle Dük Edward yazdığı eserleri saklamak zorunda kalır ve en sonunda bir oyun yazarına eserlerini kendi adıyla yayınlaması için verir. Bu oyun yazarının bir süre çekingen kalması sonucu oyunların bir kısmı bir şekilde tiyatro oyuncusu William Shakespeare'in adıyla yayınlanır. Oyunların çok beğenilmesi Shakespeare'ye büyük bir ün ve para kazandırır. Ancak bu konu filmde biraz arka planda kalıyor zira I. Elizabeth'in skandal yaşamı sizi daha çok hayrete düşürüyor.
 
Bu filmi izledikten sonra konu üzerinde yaptığım kısa bir araştırmada bu konu üzerinde çokn fazla teori olduğunu öğrendim. William Shakespeare'in yayınlanan eserleri kendisinin yazmadığı (kaldı ki okumayı bilmesine rağmen yazı konusunda iyi olmadığı) ve bir başkasının yazdığı eserleri kendi adıyla yayınladığı kabul edilen bir teori olsa da, eserlerin asıl sahipleri üzerinde çok fazla tartışma var. Gördüğüm kadarıyla yüksek ihtimal verilen isimler Oxford Dükü Edward De Vere ve Sir Francis Bacon.
 
Filmin yönetmeni Kurtuluş Günü, Godzilla, Yarından Sonra, MÖ.10,000, 2012 gibi filmleri de yönetmenliğini yapan Roland Emmerich ve senaryosu John Orloff'a ait. Genel olarak tanınmış oyuncular yok (http://www.beyazperde.com/filmler/film-178493/). Konu itibariyle tarihsel bir kurgu olsa da, şimdiye kadar öğrendiklerimize isyan dolu bir alternatif sunduğu için filmi izlemeye değer! Shakespeare konusunda da çok düşünmeye gerek yok. Nitekim, yazarı kim olursa olsun, o eserler okunmaya değer!

5 Şubat 2014 Çarşamba

Kaybedenler Kulübü - 2011

Evet, kendinizin farkında olmanız güzel, zira siz tam bir "loser"sınız (kaybeden). Böyle serkeş böyle bohem hayat mı olur Alla'sen ? (Allah'ını seversenin ziplenmiş hali bu). İnsan bu hayattan yorulur, kendinden tiksinir her şeyden önce arkadaş! Film birbirleriyle konuşur gibi tamamen doğaçlama olarak radyo programı yapan iki arkadaşı - Mert (Yiğit Özşener) ile Kaan (Nejat İşler) - konu alıyor. Duyduğum kadarıyla böyle bir ikili gerçekten 1990'lı yılların ortasında bir radyo programı yapmış (ben daha çocuktum o yıllarda). Gerçekte yapılmış olan program filmdeki gibi miydi yoksa biraz abartıldı mı merak içindeyim. Ama umarım film komedi-dram türünü tam verebilmek için biraz abartılmıştır zira bir kadın olarak bu kadar aşağılanmayı rahatsız edici bulurdum. Her neyse, bu Mert ve Kaan Kaybedenler Kulübü adını verdikleri programda kadınlardan, edebiyattan, geçmiş tecrübelerinden vb. söz ederek birkaç saat eğlenceli vakit geçirmeye çalışıyorlar ve başlarda pek bilinmeyen bu program zamanla oldukça popüler oluyor. Film ayrıca karakterlerin özel hayatlarına da değiniyor: O kadar yalnızlar ki bu yalnızlıklarını gidermek için sürekli başka kadınlarla beraber oluyorlar. Belki de henüz hiç kimseye "She is the one!" diyememişlerdir? Peki, Kaan çok hoşlandığı ve beraber zaman geçirmek istediği biri (Zeynep - Ahu Türkpençe) ile karşılaştı da ne oldu? Bohemlikten vazgeçebildi mi?

Filmin bazı bölümlerini sevdim, mesela, bir karakterin terk edildikten sonra değişmesi. Evet, bu doğru bir gözlem, bu gibi durumlar insan hayatında değişiklik yaratır. Ayrıca geri planda (fonda) hep yığınla kitapların olması benim çok hoşuma gitti. Karakterlerin sık sık klasik edebiyat eserlerinden alıntılar yapması, bazılarından kitap adı - yazar şeklinde bahsetmesini de sevdim. Bununla beraber, film hakkında yapılan şu yoruma da katılıyorum: "Kaybedenler Kulübü, olumlu eleştirilerin yanı sıra açtığı hikâyeleri sonlandırmamak, dönemin politik atmosferini göz ardı etmek, zaman algısına sahip olmamak gibi eksiklikler bulunduğu yönünde eleştiriler de aldı."

Benim olumsuz bir eleştirim olarak, özgün ve eğlenceli bir film olduğunu kabul etmekle beraber  melankolinin abartılarak sürekli önüme getirilmesi ve karakterlerin "hiçbir şeyi takmıyorum" havalarının sık sık gözüme sokulması (oldukça bencilce olduğunu bir kere kabul etsinler) tabiri caizse biraz "ergence"ydi. Sonuçta biz belirli bir zeka seviyesine sahip insanlar olarak, bu melankoliden sürekli şikayet etmek yerine, daha yapıcı bir çözüm bulabiliriz diye düşünüyorum.  Ek olarak, film hakkında Uğur Vardan'ın eleştirisine de katılıyorum: "Kafayı sekse takmış görünmeleri ve radyoyu arayan her kadın dinleyiciye, 'Sizinle yatmış mıydık?' repliğini sunmaları, sık sık 'pompa' mevzuuna girmeleri, belli bir noktadan sonra söylemlerini 'ergen esprileri'nin ötesine götürmüyor."

Farklı bir film, eğlenceli olduğunu da düşünürsek, boş vaktiniz varsa izlemenizi tavsiye ederim. Ben filmde dikkatimi çeken ve duyar duymaz gönülden katıldığımı hissettiğim bir repliği sizinle paylaşayım:

"Kaan: Rutin olan her şey sıkıcıdır.
Zeynep: Evet ama rutin olmazsa hayatında kalıcı bir şey olmaz?" (Aynen öyle!)

3 Şubat 2014 Pazartesi

Limit Yok (Limitless) - 2011

Filmin özgün sloganı "Everything is possible when you open your mind" bize daha evrensel bir mesaj veriyor. Ancak biz (her zamanki gibi) tercüme ederken bir şeyleri kaybetmeyi sevdiğimiz için "Tek bir hapla her şey mümkün" sloganıyla yetiniyoruz ve ufkumuzu daha en başından daraltıyoruz. Film "The Dark Fields" kitabından senaryolaştırılarak çekilmiş ve duyduğum kadarıyla devamı da varmış (henüz film olarak çekilmedi sanırım devamı, ya da benim bilgim yok). Filmde insan beyninin çalışma kapasitesini arttırarak maksimuma çıkaran bir hap (nzt adında) ve bu hapın sizin hayatınıza ne kadar aksiyon getireceği anlatılmaktadır diyebiliriz. Başarısız bir yazar Eddie Morra depresyonda (he is really down) olduğu için haftalardır başlayamadığı kitabıyla ve mutsuz hayatıyla baş başadır. Bir gün eski eşinin erkek kardeşiyle bir şekilde karşılaşır ve onun kendisine hediye ettiği bir hap (nzt) sayesinde nasıl bir beyin çalışma kapasitesine ulaştığını görür. Hapın kendisine kazandırdıklarını tekrar elde etmek için peşine düşer ve kendisini hapın peşindeki tehlikeli insanlarla kanlı bir savaşın içinde bulur. Ancak bu kadar etkili bir hapın yan etkilerinin bulunmamasından da söz edilemez sanırım, değil mi? Vücudumuzu elektronik bir alet gibi düşünürsek, beynin kapasite üstü çalışması başka bir şeye zarar vermeli mantıken.

Filmde eleştirdiğim bazı noktalar olsa da, genel olarak heyecanlı buldum. Dikkatimi çeken birkaç sahneden de bahsetmek isterim. Eddie'nin tam intihar etmeyi düşündüğü anda fark ettiği: Hayatta kalma arzusu bizim vazgeçmemizin en zor olduğu güdümüzdür! Belki de yaşam mottosu yapabileceğimiz bir yorumu: Bir şeyi başarman için 'mümkün' olması yeterlidir! Bir de Eddie'nin size sürekli soru sorması: "Siz olsanız ne yapardınız?"

Filmin yönetmeni muhteşem İllüzyonist (2006) filminden de tanıdığımız Neil Norman Burger (Benim izlemediğim diğer filmleri: Divergent, The Lucky Ones, Interview with the Assassin). Ancak bu film İllüzyonist performansından sonra pek sönük kalmış ya da belki de bu filmi film yapan Edward Norton'un performansıydı, kim bilir?

Hıncal Uluç'un bir zamanlar film hakkında yaptığı eleştiriyi buradan okuyabilirsiniz, ancak spoiler içermektedir, bilginize (Hıncal yine bir işi yüzüne görüne bulaştırmış, şaşırmadım)
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/uluc/2011/03/25/kacan_firsat