1999 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1999 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2015 Cuma

Star Wars (Attack of the Clones) Episode II - 2002

Evet, buraya kadar geldiyseniz, yavaş yavaş seriyi bitirmeye başladınız demektir, şimdi merakla üçünci ve son filmi (tabi dün vizyona giren yedinci film hariç) bekliyorsunuz demektir. En son Galaksi Cumhuriyeti'nde geriye dönülemez değişiklikler yaşandığından söz etmiştik. Bu film de bir önceki film ile arasında on yıl koyduğundan (hikaye kronolojisi olarak), Galakside'ki değişim daha net gözlenebilmektedir. Aradan geçen bu zamanda Anakin Skywalker (Hayden Christensen) büyümüş ve baba gibi gördüğü Obi-Wan ile Jedi eğitimini devam ettirmektedir. Naboo gezegeninin Kraliçesi Padme Amidala ise bir senatör olarak Naboo’yu Galaktik Senatoda temsil etmeye başlamıştır. Eski bir Jedi olan Count Dooku'nun (Christopher Lee) da işin içinde bulunduğu ayrılıkçı faaliyetler Galaksiyi büyük bir savaşın eşiğine getirmiştir. Entrikalı işlerin çevrildiğini fark eden Kraliçe Amidala (Natalie Portman) tehlikeli bir suikasttan da kıl payı kurtulunca Obi-Wan ve Anakin kraliçeyi korumak üzere göreve çağırılır. Tabi Anakin ve kraliçenin bu kadar yakınlaşması dizginlenemez bir duygu yoğunluğuna da neden olunca, Galaksi'de arap saçına dönen ilişkilere bir de aşk eklenir. Sonraki üçleme ile arada başarılı bir bağ kuran film emir almak konusunda hala soru işaretleri taşıyan henüz karakteri oturmamış Anakin'in ne kadar zorluğa/acıya dayanabileceğini ve karanlık tarafın tahmin edilemez şekilde güçlenmiş olduğunu izleyiciye gösterecektir.

Uzun zaman önce, çok çok uzak bir galakside Episode I ile başlayan macera bu film çerçevesini daha net çiziyor ve Anakin'in karanlık tarafa doğru giden yolunda soruları biraz daha cevaplıyor. Filmin görsel ve ses efektleri Episode I'e göre çok daha etkileyici yapılmış ve Anakin'i canlandıran oyuncu Hayden Christensen'in performansı da görülmeye değer olmuş. Bu filmin yönetmenliğini de George Lucas yapıyor, senaryosunun yazımında da önemli katkıları olduğu söyleniyor. Yine de serinin en güzel filminin bu olmadığını söylemek isterim.

"Attachment is forbidden. Possession is forbidden. Compassion, which I would define as unconditional love, is essential to a Jedi's life. So you might say, that we are encouraged to love."

17 Aralık 2015 Perşembe

Star Wars (The Phantom Menace) Episode I - 1999

Serinin kronolojik olarak ilk filmi Gizli Tehlike George Lucas yönetmenliğinde 1999 yılında vizyona girmiştir. IV-V-VI filmlerde yaşananların ilk sinyalleri bu ilk film ile seyirciye verilmektedir. Bu filmde çok uzaklardaki Galaksi'de Cumhuriyet hüküm sürmektedir ve farklı gezegenlerden gelen senatoların yürüttüğü Cumhuriyet bir kişinin hırsları sonucu tehlike altındadır. Barışçıl bir gezegenin olan Naboo'nun yöneticisi Kraliçe Amidala (Natalie Portman) Gizli bir Sith Lordu'nun (Darth Sidious) ve onun öğrencisi Darth Maul'un sinsi planlarının hedefidir. Ticaret Federasyonuna uygulanan ambargolar ile Amidala ne yapacağını bilmez durumdadır. Müzekere görevi için seçilen Jedi Qui-Gon (Liam Neeson) ve onun öğrencisi Obi-Wan Kenobi (Ewan McGregor) kendilerini bir anda derin bir komplonun içinde bulurlar. Amidala'yı korumak için Tatooine'e giden ekip tesadüfen zeki bir köle çocukla karşılaşırlar: Anakin Skywalker. Hem mekanik zekası hem de problem çözmekteki başarısı sebebiyle Qui-Gon bu çocuğu Jedi olarak yetiştirmek ister ancak önceden tahmin edemediği bir muhalefet ile karşılaşır. Aynı zamanda Darth Maul ile başa çıkmak zorunda olan Jedi'lar Galaksi Cumhuriyeti'nde bir şeylerin ters gittiğini ve geriye dönülemez şekilde değişmekte olduğunu fark etmeye başlarlar. Star Wars serisinin köklerine gitmek için yıllarca bekleyen hayranlarını tatmin eden bir film olmuş mudur bilinmez ama kurgusal anlamda iyi bir başlangıç yapılmaktadır.

Ben serinin en baştan itibaren altı senaryodan oluştuğu ve teknolojik sebeplerden dolayı IV. filmden başlayarak çekilmeye başladığı hikayesine bu film dolayısıyla pek inanmıyorum. Zira bu film hem diğerlerinden daha basit hem de teknolojik unsurlar açısından daha sönük görünüyor. Bu nedenle pek çok kişinin inandığı gibi, seri çok sevilince flashback'ler yapılmaya başlanmış gibi duruyor. Tabi şahsi fikir olarak ben fantasik ve bilim-kurgu alanında başarılı filmlere imza atan George Lucas, iyi ki seriyi bu şekilde devam ettirmiş diyorum, o ayrı :). Hala izlemeyen kalmamıştır diye tahmin ediyorum, yine de iyi seyirler!

"Mom, you said that the biggest problem in the universe is no one helps each other."

17 Kasım 2014 Pazartesi

On Altıncı Raund (The Hurricane) - 1999

1960'lı yılların "Hurricane" (Kasırga) lakaplı ünlü boksörü Rubin Carter'ın hayatının önemli bir bölümünü anlatan film, boksörün 1975 yılında yayınlanan ve hapishanedeyken yazdığı "On Altıncı Raund" kitabından esinlenilerek yapılmıştır. Sorunlu bir çocukluk yaşayan Rubin, Amerika'da siyah-beyaz ayrımının hat safhada yaşandığı bir dönemde bu insanlık dışı tavırlardan nasibini almıştır. Gençlik yıllarında (teenage) bir süre hapse girip çıkan Rubin, 1961 yılında hapisten çıktıntak sonra boksörlük kariyerine profesyonel olarak başlamıştır. Bu zaman zarfında evlenip çocuk sahibi olan Rubin Carter'ın hayatı 1966 yılının gecesinde tekrar değişir. New Jersey'de bir bardan bir arkadaşıyla beraber çıkan Rubin, çevrede bulunan başka bir barda yaşanan ve üç kişinin ölümü ile sonuçlanan bir saldırı suçundan tutuklanır. Çocukluğundan bu yana kendisi ile husumeti olan ve zencilerin doğuştan suçlu olduklarına inanan Della Pesca adında ırkçı bir polisin yürüttüğü soruşturmada delillerin yeterince aydınlatılmamasından dolayı Rubin ve arkadaşı ömür boyu hapis cezasına çarptırılır (filmin bu kısımları tamamen Rubin Carter'ın anılarını yazdığı kitaba dayandığı için ne kadar doğrudur bilmiyorum, yeterince kanıt olmasa da suçlunun kim olduğunun belli olmadığını ve Rubin'in anılarını yazarken objektif olamayabileceğini de hesaba katmak gerekir kanaatindeyim). Karara itiraz ederek 3 kez jüri yargılaması geçiren Rubin, her üçünde de suçlu bulunur. Yıllar sonra (19 yıl sonra) bir şekilde kitabını okuyan ve onun hayatından etkilenen Lesra Martin isimli bir çocuk yanında yaşadığı Kanadalı aile ile beraber davanın tekrar açılmasını sağlar.

Irkçılığı ön plana çıkarmadan ancak tüm yoğunluğu ile anlatmayı başarmış harika bir film! Filmde en çarpıcı bulduğum sahneler, şampiyonluk maçında yüzünü dağıttığı ancak berabere kaldığı beyaz boksorün jüri kararıyla tekrar şampiyon seçilmesi ve mahkemede karar açıklandığında "adil bir jüri tarafından yargılandınız" sözünden sonra kameranın jüriye dönmesi ancak jürinin tamamının beyazlardan oluşması... Lesra Martin'in Hurricane'in kitabını iç sesine güvenerek seçmesi de ilginçti: "Bazen okuyacağımız kitapları biz değil, onlar bizi seçer."

"İnsanlık Suçu" (The Statement) filminin de yönetmeni Norman Jewison'un yönettiği ve başrolünü Denzel Washington'un oynadığı bu filmi mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. Belki bu vesile ile Bob Dylan'ın "The Hurricane" isimli şarkısını da dinlemek istersiniz.

"Yazmak bir silahtır. Bir yumruğun olabileceğinden çok daha güçlüdür. Yazmaya oturduğumda bu hapishane duvarlarının dışına çıkabiliyorum."

26 Haziran 2014 Perşembe

Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?

Yılmaz Erdoğan'ın yazıp yönettiği ve ilk kez Beşiktaş Kültür Merkezi tarafından sahnelenen oyun 504 kez sahnelenerek yüz binlerce kişi tarafından izlenmiştir. Hikayenin geçtiği dönem (başroldeki Gülseren'in siyasi olaylar sırasında genç kız olduğu düşünülürse, 1950'lerde doğduğu düşünülebilir) Genç Türkiye'nin siyasi anlamda en çalkantılı olduğu zamanlar. Gülseren ("Demet Akbağ") büyük bir konakta dünyaya gelen tuhaf bir kızdır (üstün zekalı). Normal insanlardan daha zeki olması sebebiyle ortalama zekaya sahip insanlarla pek anlaşamadığı için pek çok derdini ateşböcekleriyle paylaşmaktadır (Ya da belki de hayal gücü çok geniştir zira zeki insanların hayal gücünün çok geniş olduğu söylenir). Çevresini oluşturan ailesi ve yakın tanıdıklarının siyasi ve sosyal yaşam biçimleriyle, güncel sosyo-ekonomik, politik gelişmelerinin örtüştüğü Gülseren'in hayatı, 50 yıla yayılan bir dilimde kimi zaman gülümsemelerle, kimi zaman sessiz gözyaşlarıyla geçmektedir. Hem Demet Akbağ'ın performansıyla hem de keskin mizah yeteneğiyle pek çok yerde çok eğleneceğiniz oyun bazı yerlerde (özellikle sonlara doğru hazan mevsiminde) biraz hüzünlenecektir. Gülseren ile röportaj yapmaya gelen gazeteci-haber spikeri Yılmaz Erdoğan duruma anlam veremeyecek ve daha önce üzerinde hiç durmadığı bir konuyu -kısa sürede olsa- düşünecektir: Nerede bu ateşböcekleri? Zavallılar teknolojinin ilerileyişi karşısında direnebilmişler midir? Bir taraftan düşündüm de, ben de çocukluğumdan bu yana ateş böceği görmüyorum.

Muhtemelen izlemişsiniz ama izlemediyseniz veya çok uzun zaman geçtiyse üzerinden, bir kez daha izlemekte fayda var. Türkiye'nin yakın tarihine bir kez daha bakmış olursunuz ve oyuncuların muhteşem perfomansını biz kez daha görmüş olursunuz.

- Sen hiç ateşböceği gördün mü?
- Hayır, görmedim.
- Göremezsin, göstermiyorlar ki. Herkes de göremez zaten. Edison doğayı yendi, hem de kendi sahasında; biz o ara yoğunduk, Ediz Hun'un filmlerini seyrediyorduk.
- Anlamadım?!
- Kıymetini bil;
anlasaydın yalnızlık çekerdin.

17 Aralık 2013 Salı

All About My Mother - 1999

Pedro Almodovar is the most famous Spanish director who particularly mentions about the stories of endpoint, extraordinary plots and incendiary characters (I will give information about him later). He exists on the line which is located out of the traditional culture and this makes his films unique. No doubt, the most fantastic movie of Almodovar is "All About My Mother". Who is in this movie? Manuela (a nurse and a perfect mother) builds up an existence and a regular life for herself and for her son (but his son would die because of a car accident soon). This car accident is the most indigestible stage of the movie since it is started by the statements of Esteban (son) and it makes us to think that it will continue with Esteban's statements until the end. the first surprise is his death and it makes the film as in the real life. After his son's death, Manuela decides to go to Bercelona (really a colourful city) and establishes a new life with a sister who is pregnant, a prostitute and two problematic actresses. I really like this film because Almodovar chooses to tell us the realities and other face of the real life that we always ignore in his frame. If we look from the emotional hand, we can observe a deeply dramatic story. On the other hand, the extraordinary characters and their lives that shoch people remind the viewer how plain they perceive the life.
 
Yes, it is tha women dominant movie which is very rare in the screen (What does Hollywood say? Please, love stories are the best!!!). The viewer might get astonished how Almodovar depicts the hard topics of cinema world like "being a mother", "being a woman" and "being unable to a woman" out of different characters. The common point of these women is being a prisoner of their passion even they have different lives and aspects. No matter what their direction is, they can not escape from their past, relationships and addictions. Probably, by the reason of Almodovar is homosexual himself, he express the perspective of women, subculture and atmosphere of backstreets that we always ignore. In my opinion, Almodovar wants to say "human exists with their characters and these characters are shaped by families, education, tradition and habits and these characters direct the life of human!".