12 Ekim 2017 Perşembe

Amerikan Sapığı (American Psycho) - 2000

"Amerikan Sapığı" modern dünyada son yıllarda "işlerin nasıl çığırından çıktığına" dair güzel bir film olmuş. Film 2000 yılında çekildiği, çok kişi tarafından izlendiği ve film hakkında bolca yazılıp çizildiği için benim yazım çok geç kalmış bir yazı olacak ancak ben filmi yeni izleyenlerdenim :). Zaten üzerinden uzun bir zaman geçmesine rağmen, filmde anlatılan konunun hala aktüel olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Başlamadan bir itirafta bulunmak da istiyorum, ben bu filmi yalnızca korku filmi sanıyordum ancak bu film bir "kara komedi - gerilim" filmiymiş, izleyince tüm düşüncelerim bir anda değişti, hatta Amerikan Sapığı 2 filmini de merak etmeye başladım. Filmin konusuna gelirsek; filmin ana kahramanı Patrick Bateman (Christian Bale) Wall Street'te bir finans şirketinde yöneticidir ve pek çok kişinin gıpta ettiği lüks bir hayatı vardır. Ancak hayatı tamamen "etiket"lerden oluşmaktadır: dairesi, vücudu, günlük hayatı, yemek yediği yerlere kadar. Hatta arkadaşlık ettiği çevreyi, nişanlısını bile kartvizitlerine göre seçer. Her şeyde en iyi en lüks olma isteği o kadar baskındır ki, kendi sahip olduğu "şey"lerden daha iyisine sahip birisini gördüğünde hissettiği haset duygusu yavaş yavaş kendisini insan olmaktan çıkarır. İçindeki en ilkel duyguların esiri olmaya başlayan Patrick gündüzleri herkes gibi yaşarken geceleri kendisinden daha aşağı gördüğü insanları öldürmeye başlar. İçindeki kara delik büyüdükçe daha çok cinayetler işlemeye başlayan Patrick için bir yerde işler kontrol edilemez boyuta ulaşır.

Filmin yönetmenliğini bir kadın yönetmen olan Mary Harron yapmaktadır; söylenenlere göre bu filmdeki baş karakterin kadınları öldürmesi nedeniyle feministler tarafından da çok eleştirilmiştir. Hatta filmi izleyenler seyirci kitleri bile filmi sevip sevmemek arasında kararsız kalmıştır. Bir grup tarafından kült bir film olarak adlandırılan Amerikan Sapığı bir grup tarafından kesinlikle sevilmemiştir. Ben aslında filmi sevdim ancak çok eksik buldum, bazı konuların yeterince iyi açıklanmadığını düşünüyorum. Bunun nedeninin Bret Easton Ellis'in kitabından uyarlanan bu filmin kitaptaki pek çok detayı göz ardı etmesidir diye tahmin ediyorum. Pek çok rahatsız edici ve kanlı sahneler içerse de, filmin "tüketim kültürü"nün bireyde yarattığı yabancılaşmayı ve bireyleri özgün olmaktan çıkarıp nasıl metalaştırdığını anlatmayı az da olsa başardığı kanaatindeyim.

"There is an idea of Patrick Bateman; some kind of abstraction. But there is no real me: only an entity, something illusory. And though I can hide my cold gaze, and you can shake my hand and feel flesh gripping yours and maybe you can even sense our lifestyles are probably comparable... I simply am not there."

28 Eylül 2017 Perşembe

The Jungle Book (Ormanın Çocuğu) - 2017

Çocukluğumuzda çizgi filmini izlediğimiz ormanın çocuğunun sinema filmi de beni en az çocukluğumdaki kadar heyecanlandırdı. Filmin bu yeni yapımını izlerken daha önce dikkatimi çekmeyen pek çok husus gözüme çarptı ve bu durum hoşuma gitti. Öncelike her ne kadar Walt Disney yapımı olsa da filmin Hint masallarından etkilendiğini fark ettim. Kadim Hint kültürünün doğayı seven, ormanın kralı "fil"i yücelten ve doğadaki her canlıda "ruh"  bulunduğunu iddia ettikleri inancı bana "Pi'nin Yaşamı" filmini de anımsattı. Her bir hareketinin altında farklı bir hikaye olan Hint felsefesi de düşünülünce, The Jungle Book'taki hayvanların isimlerinin bile rastgele verilmediği izlenimi oluştu bende. Filmin konusuna zaten çoğunuzun hakim olduğunu düşünüyorum; ailesini kaybeden küçük bir insan yavrusu (onlar da doğanın parçası) olan Mowgli ormanda Akela önderliğinde bir kurt sürüsü tarafından büyütülür ve en yakın arkadaşı bir panterdir (Bagheera). Ormandaki su kıtlığı nedeniyle hayvanlar arasında geçici bir ateşkes ilan edilmiştir ve su sorunu sona erene kadar su çevresinde hiçbir hayvan diğerine saldırmayacaktır. Uzun zamandır Mowgli'yi öldürme planları kuran insan düşmanı kaplan Shere Khan dört gözle kuraklığın sona ermesini beklemektedir. Kuraklık sona ererken kurtlar kendisini daha güvende olması için insanların arasına yolcu eder. Yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan Mowgli için bu yolculuk hem dış dünyayı hem de kendisini keşfetme yolculuğu haline gelir.

Filmin yönetmenliğini Jon Favreau yaparken, hayvanları ve Mowgli'yi seslendirenler: Ben Kingsley, Scarlett Johansson, Idris Elba, Neel Sethi ve Bill Murray gibi isimler. Ayrıca filmin görsel ve teknik olarak sonucu da mükemmele yakın bence. Bununla beraber, yazının başında da belirttiğim gibi, bu film beni en az çocukluğumdaki gibi heyecanlandırdı, hayvanlara ve ormana farklı bir gözle bakmaya başladım. Hint asıllı ingiliz romancı Rudyard Kiplin'in çocuk klasiğinden uyarlanan bu filmi hayattınızın bir döneminde izlemediyseniz mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

"Mostly, men stay in their village, far from the dark of the jungle. But sometimes, they travel. And when they do, their caves breathe in the dark. They call it the Red Flower. Man's creation. It brings warmth and light and destruction to all that it touchesss.

28 Ağustos 2017 Pazartesi

Dahleez (TV Series) - 2016

Beintehaa'dan sonra orada oynayan aktörün rol aldığı diğer Hint dizisini de konusu ilgili çektiği için izledim. Baş rollerinde Harshad Arora (Adarsh) ve Tridha Choudhury (Swadheenta)'nın rol aldığı dizi toplamda 105 bölümden oluşuyor. Ancak bölümler 20-23 dakika olduğu için izlemesi kolay ve akıcı oluyor. Zaten daha önce bir Hint dizi izlediyseniz nasıl bir akışı olduğunu da muhtemelen biliyorsunuzdur. Bu dizide olayların tamamı Delhi'de geçmektedir. Swadheenta okulu yeni bitirmiş tecrübesiz bir avukattır, Adarsh ise IAS çalışanıdır. IAS Hindistan'ın üst düzey bürokratik sivil memurluklarından birisidir. Her ikisi de adaletin peşindedir ancak farklı yollardan ilerlemektedir.

Dizi İngilizcede "courtroom drama" adı verilen, mahkemeleri konu edinen ve gerilim ögeleri de içeren bir romantik dizi olma özelliği taşıyor. Hindistan'ın bürokrasisi, polis teşkilatı, ordusu, mahkemelerinin işleyişleri ve kapalı kapılar ardında kalan üst düzey politikası hakkında az da olsa bir izlenim veriyor. Bu dizinin adı öncelikle baş roldeki kızın dizideki karakterinin adı olan "Swadheenta" olarak açıklanmış ancak daha sonra "Dahleez" olarak değiştirilmiş. Swadheenta Hint dilinde "Independence" anlamına gelmekteymiş, bu nedenle olsa gerek kendisinin dizideki lakabı da "Freedom".

Ben diziyi beğendim, nitekim sonuna kadar da izledim ancak diğer Hint film/dizilerinden farklı bulduğumu söylemek isterim. Öncelikle diğer Hint dizileri gibi "sürreal" değildi, danslar ve etnik kıyafetlerin kullanımı çok azdı (düğünlerde, özel günler vb. kullanılıyordu). Hint filmlerinin en sevilen klişeleri de kullanılmamıştı :). Yine de Ramakrishnan, Bihari, Tamil ne demektir ve kültürleri nasıldır biraz öğrendim. Dünyada çok farklı kültürler ve etnik gruplar yaşıyor ancak muhtemelen en kompleks grup Hindistan'dır. Umarım siz de Bollywood seviyorsunuzdur, iyi seyirler'

IMDB puanı için:
http://www.imdb.com/title/tt6093500/ 

17 Ağustos 2017 Perşembe

Mumya (The Mummy) - 2017


Mumya denilince muhtemelen sizin de aklınıza 1999 yapımı "Mumya" ile 2001 yapımı devam filmi "Mumya Geri Dönüyor" gelecektir. Hatta bana bu film önerildiğinde ilk tepkim ben onu yıllar önce izledim oldu. Ancak o film bu film değilmiş :).

13 Ağustos 2017 Pazar

Yeniden Başla (Demolition) - 2015

Bazen yeni bir başlangıç için her şeyi geride bırakmak gerekebilir diyen bir film. Hatta bu filmin çok net bir özeti var o da hepimizin bildiği bir şarkı: Sil baştan başlamak gerek bazen / Hayatı sıfırlamak / Sil baştan sevmek gerek bazen / Her şeyi unutmak. Bu filmde başrol oyuncusu Davis Mitchell'in hayatının değişmesinin dönüm noktası eşiyle beraber geçirdiği trafik kazasında eşini kaybetmesiyle başlar. Yaşadığı duygusal şokun dışa vuramayan bu nedenle beyni boşaltılmış zombi gibi dolaşan Davis, eşinin vefat haberini aldığı hastanede bozuk bir otomata kaptırdığı parasını ve alamadığı çikolatasını kafasına fena halde takar. Otomat şirketine şikayet mektubu yazan Davis, bir süre cevap gelmemesine rağmen şikayet mektupları yazarak kendi hayat hikayesini tek taraflı olarak onlara anlatmaya devam eder ve bu mektuplar bir süre sonra müşteri temsilcisi Karen'in da ilgisini çekmeye başlar. Bu olayın alışkanlık haline gelmesinden sonra Davis, hayatını durmaksızın sorgulamaya, daha önce dikkat etmediği detayları görmeye ve önem verdiği şeyleri ise önemsizleştirmeye başlar. Ondaki bu değişim ailesinin de (eşinin ailesi) dikkatini çeker ve her fırsatta eleştirilir (Gregor Samsa gibi dışlanır neredeyse). Davis ise Karen ile birlikte tekrar kendine dönmeyi keşfeder ve modern çağın vebası "yalnızlık" ve "farkında olmadığımız takıntılar" ile de yüzleşir. Aslında herkes gibi o da yeni bir hayata başlayıp eskiye dair her şeyi geride bırakmaya çabalamaktadır.

Filmin yönetmeni Jean-Marc Vallee, oyuncuları ise mutsuz rollere çok yakışan Jake Gyllenhaal ve müşteri temsilcisi rolünde Naomi Watts. Filmin konusu durağan olsa da, heyecan uyandırdığını ve izleyiciyi merak ettirdiğini söylemek mümkün. Siz ne düşünürsünüz bilemiyorum ama ben oyuncuların da rollerine çok yakıştığını düşünüyorum, eğer bu senaryo bir kitap olsaydı ve ben hayalinde karakterleri canlandırsaydım, bunlar Jake ve Naomi gibi olurdu. Yeni başlangıç yapmak isteyenler için iyi seyirler!

"Dear Champion Vending Company: I put five quarters in your machine and proceeded to push B2, which should have given me peanut M&M's. Regrettably, it did not. I found this upsetting, as I was very hungry, and also my wife had died ten minutes earlier."

11 Ağustos 2017 Cuma

Yeni Ahit (New Testament) - 2015

"Yeni Ahit" tam anlamıyla Aamir Khan'ın başrolünde olduğu "P.K." gibi olmasa da aynı kavramları izleyiciye sorgulatacak bir film. Tanrı kavramını merkeze alarak gerçekten tabu olan bir konuyu işlediği için çok fazla eleştiri aldığından emin olduğum bu filmi eğer inançlar konusunda toleransınız varsa izleyebilirsiniz. "Yeni Ahit" de "Tanrı" karısı ve kızıyla birlikte Belçika-Brüksel'de dışarı ile hiçbir bağlantısı olmayan eski ve loş bir evde yaşamaktadır. Kendine ait bir odası vardır ve burada dünyada yaşayan tüm insanların kayıtları bulunmaktadır. Odanın ortasındaki masaüstü bilgisayardan tüm dünyayı yönetecek kararlar almakta ve insanların kaderlerine müdahale etmektedir. Tanrının karısı ve kızıyla olan ilişkisine bakarak çok iyi birisi olduğunu söylemek pek mümkün değildir hatta aksine yaptığı küçük kötülüklerden mutlu oluyor gibidir. Küçük kızı Ea yaptıklarını fark ettikçe kendisini her geçen gün daha az sevmekte ve kaçma planları yapmaktadır. Planlarını uygulamak için önce dünyadaki herkese ölecekleri günün bilgisini sızdırır. Dünya kaos ile meşgul iken, Ea'nın abisi olarak tanıtılan Jesus (İsa) kendisi ile iletişime geçerek dışarı ile bağlantısı olmayan evden nasıl kaçıp insanlarla nasıl iletişim kuracağını öğütler. Ea kendisine altı havari bulup onların da yardımıyla yanlış giden şeyleri düzeltmeyi ve yeni bir ahit yazmayı kafasına koymuş ve planını uygulamaya başlamıştır.

Filmin yönetmeni daha önce fantastik bir film olan Mr. Nobody (2009) filminin de yönetmenliğini yapmış olan Jaco van Dormael, oyuncuları ise Benoit Poelvoorde, Yolande Moreau, Pili Groyne ve Catherine Deneuve'dir. Filmin çocuk oyuncusu Ea rolündeki Pili Groyne gerçekten çok iyi bir performans sergilemişti, tüm filmi neredeyse o yürütüyor diyebiliriz. Filmde şiddet yanlısı erkek bir figür olan tanrının kadın nezaketi karşısında yenilmesi de için üzerinde tez yazılması gereken bir detay. Filmin içerdiği derin konuyu komedi unsurlarıyla anlatmış olması da ayrı bir olay gerçekten. Bu nedenle filmin aslında ders vermek ya da felsefi tartışmalara girmek istemediği de düşünülebilir. Dolayısıyla absürt komediye kendinizi bırakarak yalnızca filme dahil olup çok düşünmeden izleyip geçmekte fayda var.

"Law 1522: If one day you fall in love with a woman there's a great chance you will not spend your life with her."

9 Ağustos 2017 Çarşamba

Mandalina Bahçesi (Tangerines) - 2013

Bu film için, savaş yıllarında geçen, sade ve basit bir hikayenin çarpıcı bir şekilde abartıya kaçılmadan anlatılması diyebiliriz. Dolayısıyla "Mandalina Bahçesi" son zamanlarda izlediğim filmler arasında en çok etkilendiğim film oldu, özellikler "herkesin kendi hikayesi vardır" fikrinin çok ince işlendiğini düşünüyorum. Filmde Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Kafkasya'da durulmayan suların etkilediği halk birkaç karakter üzerinden anlatılmaktadır. Gürcistan'a yerleştirilen Estonyalı köylüler Abhazya Savaşı'ndan sonra Estonya'ya göç etmişlerdir, köyde yalnızca mandalinalarını hasat edip para kazanmak isteyen iki yaşlı köylü olan Ivo ve Markus kalmıştır (biz öyle biliyoruz en azından). Birisi atölyesinde marangozluk etmekte ve mandalina sandığı üretmekte, diğeri ise bahçesindeki mandalinaları toplayarak sandıklara yerleştirmektedir. Görünürdeki tek sıkıntıları vakit iyice geç olmadan mandalinaları toplamak ve satabilmektir.  Ancak yaşadıkları köyün Gürcü-Çeçen savaşının tam ortasında kalması nedeniyle taraflar arasındaki çatışmalardan da olumsuz olarak etkilenirler. Ivo'nun da Markus'un da bu çatışmaya bulaşmak gibi bir istekleri yoktur, nitekim hem Gürcü hem de Çeçen askerlerine yardım ederek bu savaşın herhangi bir tarafında olmayı istemediklerini gösterirler.

Filmin yönetmenliğini Gürcü yönetmen Zaza Urushadze yapıyor, oyuncuları ise İvo rolünde Estonyalı oyuncu Lembit Ulfsak, Markus rolünde ise yine Estonyalı bir oyuncu Elmo Nüganen. Mandalina Bahçesi, izlemeye alıştığımız yıldızı parlatılan aksiyon dolu kahramanlık filmlerinin yanında durup "savaş" ve "insan olmanın" kavramlarını bize sorgulatacak bir film. Özellikle isimsiz kahramanlar üzerinden oldukça sade bir anlatım ile savaşın tüm kötü yanlarını, acıyı ve çaresizliği net bir şekilde izleyiciye aktarıyor. Oyuncuların da çok iyi bir performans sergilediklerini düşünüyorum, bu nedenle çekimlerin yalnızca birkaç mekanda yapılmış olması bile filmin temposundan bir şey kaybettirmiyor. Bu filmin çok kısa ve net bir özeti var aslında: Savaşın kazananı yoktur! İzlemek isteyenlere mutlaka tavsiye ederim, şimdiden iyi seyirler!

- I will avenge my friend. This is a holy thing for us old man, you don't understand.
- Killing a sleeping man, when he is unconscious, is that a sacred thing too? I didn't know.

1 Ağustos 2017 Salı

Karanlığın Elli Tonu (Fifty Shades Darker) - 2017

Daha önce bu serinin ilk kitabını okuduğumu ilgi uyandırmadığı için devam etmediğimi söylemiştim. İlk filmini de izlediğim için, uygun bir zamanda ikinci filmini de izledim, muhtemelen seriyi yarım bırakmamak adına üçüncü filmini de izlerim. Bir önceki yazımda kitap & film karşılaştırması yapabilmiştim ancak bu yazıda yapamıyorum ama film açısından ilk filmden ne daha iyi ne de daha kötü bir film olduğunu söyleyebilirim. Aslında ikinci filmde tam olarak anlaşılamayan ya da gizemli kalan hikayenin yavaş yavaş şekillendiğini ve anlam kazandığını söyleyebiliriz. Serinin bu filminde, ilk filmde pek de iyi ayrılmayan Anastasia Steele (Dakota Johnson) ile Christian Grey (Jamie Dornan) yaşadıkları tutku dolu anları geride bırakmaya çalışmaktadır. Daha doğrusu Anastasia her anlamda kendi hayatını kurmaya ve Christian'ı unutmaya çalışmaktadır, tabi bu hedefte pek çok yolu denese de her fırsatta karşısına çıkan Christian ile bir noktadan sonra yeniden birlikte olmaya başlarlar. Tutkulu çiftin yeniden bir araya gelmesi beraberinde pek çok zorluğu da getirmiştir. Christian'ın geçmişi henüz peşini bırakmadığı için Anastasia'nın başa çıkması gereken zorlukların sayısı da artmıştır. Zaten duygusal bir ilişkinin içinde boğulmamaya çalışan Anastasia'yı şimdi de kıskançlık krizleri ve Christian'ı kaybetme korkusu beklemektedir.

İkinci filmin yönetmenliğini ilk filmi yöneten Sam Taylor-Johnson yapmıyor, bu kez James Foley'i görüyoruz yönetmen koltuğunda. Bu nedenle mi bilemiyorum ama filmin tarzı da ilk filme göre biraz farklıydı, tamamen erotik veya sadist görüntüler daha azalmış, film biraz daha romantizme kaymış gibiydi. Belirttiğim gibi, serinin ikinci kitabını okumadığım için tam anlamıyla kıyaslama yapamıyorum belki de hikaye romantizme evrilmiştir. Dolayısıyla ilk filmde yaptığım sert eleştirileri yapamıyorum ama film hala vasat bir film, Kim Basinger'dan başka bir şey katamamış kendisine. İzlemek isteyenler için iyi seyirler!

- I hope you're not a sore loser.
- That depends on how hard you spank me.


Grinin Elli Tonu filmi hakkında:
http://sinemubi.blogspot.com.tr/2015/02/grinin-elli-tonu-fifty-shades-of-grey.html

25 Temmuz 2017 Salı

Okja - 2017

Film izleyiciye mükemmel bir endüstriyel hayvancılık eleştirisi sunuyor. Bu nedenle hayvan severlerin bu tür filmleri izlerken üzülmemesinin gerçekten imkanı yok! Açıkçası daha önce izlediğim filmlere hiç benzemeyen bir tür ile karşı karşıyayız. Filmin sessiz kahramanları genleriyle oynanış ve dünyanın farklı yerlerinde yaşayan yerel çiftçilere gönderilmiş mutant domuzlar (süper domuzlar adı verilmiş). Proje sahibi Mirando Corporation'un amacı gönderildikten on yıl sonra bu domuzlardan en besili ve en sağlıklı olanını seçerek şirketin tanıtım yüzü yaparak et endüstrisine girmektir. Şirketin CEO'su Lucy Mirando'nun geçmişte kimyasal tarım maddesi üreten bir şirketin bu kötü imajını silmek için üretip dünyanın farklı yerlerine gönderdiği bu domuzlardan birisi küçük tatlı kahramanımız Mija ile beraber Güney Kore'nin dağ köyünde yetişmiştir. Mija burada dedesi ve Okja adını verdiği süper domuzu ile birlikte yaşamaktadır ve neredeyse tüm hayatını (kendisi on dört yaşında) geçirdiği en yakın arkadaşının başına geleceklere göz yummaya da hiç niyetli değildir. Elinden zorla alınan Okja'sının peşine düşen Mija, hayvan hakları için mücadele eden bir grup genç insan ile birlikte bu şirketin "kurumsal" planını bozmak ve en iyi arkadaşını geri almak üzere harekete geçmiştir. Ancak karşınızdaki yıllar alan projesi için tüm itibarını ortaya koyan bir şirket ise, size destekten daha fazlası gerekmektedir.

Filmin yönetmenliğini Güney Koreli yönetmen Joon-Ho Bong, oyuncuları ise Seo-Hyun Ahn, Tilda Swinton, Jake Gylenhaal ve Paul Dano'dur. Yönetmen Joon-Ho Bong'un tanınmış pek çok filmi varmış ancak henüz başka bir filmini izlemediğim için herhangi bir yorum yapamıyorum. Bu filmini ise çok beğendim hem de hayvan sever bir insan olarak hikayesinden çok etkilendim. Absürt ve antipatik karakterlerin bu kadar evrensel bir hikayede böylesine uyum oluşturduğu bir filme rastlamak çok zor açıkçası. Güzel bir kapitalizm eleştirisi izlemek isterseniz, filmi tavsiye ederim! Daha sonra üzerinde tartışabiliriz, isterseniz.

"Fuck off! We're extremely proud of our achievements. We're very hardworking business-people. We do deals, and these are the deals we do. This is the tenderloin for the sophisticated restaurants. The Mexicans love the feet. I know. Go figure!..."

14 Temmuz 2017 Cuma

Sully - 2016

2009 yılında New York'da Hudson nehrine acil iniş yapan bir uçağın pilotu olan Chesley  Sullenberger'ın otobiyografisinden esinlenilerek çekilmiş bir film "Sully".

30 Haziran 2017 Cuma

"Fi" Dizisi Hakkında - 2017

Daha önce pek çok kez raflarda veya sosyal medyada görsem de, Azra Sarızeybek Kohen'in bu üçlemesini okumamıştım. Nedenini bilmediğim şekilde (belki de kapak tasarımı çok renkli olduğundan) ilgimi çekmemişti. Dizisinin çekildiğini duyunca biraz araştırdım, hem internet dizisi olması hem de oyuncu kadrosu nedeniyle izlemeye karar verdim. Hem konusu hem de dijital olması nedeniyle bazı ilkleri barındıran diziyi beğendim. Türk dizi yapımcılığı açısından bir devrim yaratmış bile diyebiliriz. İlk bölümünün yayınlandığı günden itibaren milyonlarca kez tıklanması elbette bir gösterge değil (muhtemelen meraktan bu kadar çok izlendi) ancak bu kadar ilgi çekmesi de bir anlamda başarılı olduğunu gösteriyor bence. Toplamda on iki bölümden oluşan birinci sezonda olaylar psikiyatrist Can Manay'ın tesadüfen Duru'yu görüp ondan çok etkilenmesiyle başlıyor. İstediği her şeye sahip olacak kudreti olan geçmişi karanlık bu adamın tutkuları için yapabileceklerinin sınırı bulunmuyor. Can Manay ile karşılaştıktan sonra hayatı değişen Duru'nun kendisini, aşkını ve hayatını sorgulayıp yeni arayışlara girmesi de yaşananlar arasında. Can Manay'ın geçmişini ve açığını araştıran patronu ve hırslı gazeteci Özge de olaylara heyecan katan unsurlardan oluyor bir süre sonra. Hikaye sürükleyici bir şekilde akıp gidiyor ve herkes korkularıyla yüzleşiyor.

Dizinin yönetmenliğini Mert Baykal yapıyor, oyuncuları ise Duru rolünde Serenay Sarıkaya, Can Manay rolünde Ozan Güven, sanat sever akademisyen rolünde Mehmet Günsur ve gazeteci Özge rolünde Berrak Tüzünataç. Online dizi izleme platformu PuhuTV'nin ilk orijinal yapımı olan Fi'yi, psikoloji-gerilim senaryoları seviyorsanız izlemenizi tavsiye ederim. Beğeneceğinizi düşünüyorum, ben de "Çi" ve "Pi" senaryoları devam edecekse, izlemeyi planlıyorum. İyi seyirler!

"Dışarıdan delilik olarak görülebilen şeyler, içine girildiğinde hak verilen durumlar haline gelebiliyordu bu hayatta. Sadece bakış açınızı değiştirmeniz yeterliydi."

27 Mayıs 2017 Cumartesi

PK - 2014


Aamir Khan filmlerine özel bir ilgim olduğu için bu hafta sonu izlenecek filmler arasından PK'yi tercih ettim. İyi bir tercih yaptığımı düşünüyorum zira film biraz uzun olsa da konusu itibariyle beni çok etkiledi. Filmde olaylar, dünyaya bir gözlemci gönderirken Hindistan topraklarını tercih eden uzay gemisinden insanlara çok benzeyen çıplak bir adamın inmesiyle başlıyor (Aamir Khan). Dünya ve burada yaşayan insanlar hakkında hiçbir şey bilmeyen bu adam, geri dönebilmek için boynunda asılı olan kumandasını da kaybedince mecburen Hindistan topraklarında hem yaşam savaşı verip hem de kumandasının peşine düşer. Bu arada insanların taleplerini "üstün bir varlık"tan yaptıklarını fark eder ve kendisi de bu "her şeyi bilen ve her şeye kadir üstün varlık"tan kendi kumandasını bulması hususunda yardım olmasını dilemek ister. Ancak bu sırada bir şey fark eder, her insan talebini başka bir tanrıya yapmaktadır. Hindu, Müslüman, Hristiyan, Budist ve diğer dinlere ait cemaatlerin içine karışır ve tanrının peşine düşer. Bu süreçte bir çocuk gibi basit sorular sorarak, insanların dinleri hususunda düşünmediği pek çok konu hakkında cevaplar aramaya başlar. Hikayesinin ilgisini çekmesi nedeniyle kendisine yardım eden bir gazeteci kızın da desteğiyle (Jaggat Janani) dönüş yolunu da bulabileceğini ümit etmeye başlar. Özellikle din felsefesi konusunda kısa bir yolculuğa çıkarken ayrıca bir aşk hikayesi de izlemek istiyorsanız bu film birebir.

Filmi seçerken konusu hakkında hiçbir fikrim yoktu, bu nedenle bana sürpriz oldu diyebilirim. Filmin yönetmeni daha önce Hindistan'ın eğitim sistemini eleştiren "Three İdiots" filminin de yönetmenliğini yapmış olan Rajkumar Hirani, oyuncuları ise, PK rolünde Aamir Khan, Jaggat Janani rolünde Anushka Sharma. Filmin adının neden PK olduğuna gelince... Aamir Khan'ın filmde oynadığı rol o kadar saf ve meraklıdır ki, insanlar onun sarhoş veya deli olduğunu düşünürler. Bu nedenle kendisine "Are you peekay?" yani "Sarhoş musun?" diye sorarlar. Bu nedenle İngilizce okunuşunun kısaltması olması dolayısıyla olsa gerek kendisine "P.K." (peekay) olarak seslenilir. Film içinde yaşadığımız dünyayı, etiketlerimizi, bağnaz duygularımızı olabildiğinde basit şekilde sorgularken aynı zamanda güldürmeyi de başarıyor. Bollywood seviyorsanız izlemenizi mutlaka tavsiye ederim!

"Which god should I believe? You all say that, it's only one god. I say, no... There are two gods. One is the one who created us all. The other one is the one created by people like you. We know nothing about the god who made us all. But the god people like you made is exactly like you... Liar, pretend to act, giving false promises..."

Aamir Khan'ın "Three Idiots" filmi hakkında: