2013 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2013 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2015 Pazartesi

Çöldeki İzler (Tracks) - 2013

Robyn Davidson'un 1980 yılında yayınlanan kitabından uyarlanan film, maceraperest bir kadının Avustralya'nın tam ortasında yer alan Alice Springs'den Hint Okyanusu kıyılarına kadar yaptığı bir yolculuğu anlatmaktadır. 1950 doğumlu Robyn Davidson bu yolculuğu 1977 yılında, yanında üç yetişkin ve bir yavru deve ve köpeği Diggity ile dokuz ayda gerçekleştirmiştir. Yolculuğa başkamadan önce birkaç yıl Alice Springs'de deve çitfliklerinde boğaz tokluğuna çalışarak deve evcilleştirmeyi öğrenen Robyn, önündeki en büyük engeli (mali sorunlar) sponsorlar aracılığıyla aşmıştır. Bu uzun yolculuk için farklı macera-gezi dergilerine mektup gönderen Robyn, National Geographic'den aldığı olumlu yanıt ile çöl yolculuğu için  gerekli materyalleri temin edebilmiş ve yolculuğa başlayabilmiştir. Tabi bu başlama sürecinin bu kadar kolay olduğunu düşünmemek gerek, zira National Geographic'in de kendisinden bazı şartları olacaktır (farklı zamanlarda farklı destinasyonlarda derginin göndereceği profesyonel fotoğrafçı Rick Smolan fotoğraflarını çekecek ve hikayesi dergide yayınlanacaktır). Kendini tamamen çöle adayarak sonsuzluğun içinde tek başına kalmak isteyen Robyn için olmadık yerlerde karşısına çıkan bir konuşkan bir fotoğrafçı ve az da olsa tanınmanın getirdiği popülerlik hayatında olmasını istediği şeylerden değildir. Peki bu genç ve güzel kadın neden içe dönük ve bağımsızlığına bu kadar düşkün?  Belki de Robyn, aylarca sürecek ve neredeyse hiçbir insanın olmadığı ıssız çöllerde insanlardan daha iyi anlaştığı birkaç hayvanıyla yaptığı bu yolculuğu bir isyan bir kaçış ve terapi olarak görmektedir.

Avustralyalı yazar Robyn Davidson’ın kendi anılarını yazdığı otobiyografik kitabından uyarlanan filmin yönetmenliğini Şantaj (Stone) filminden tanıdığımız John Curran yapmakta, başrollerinde ise Mia Wasikowska (Robyn) ve Adam Driver (Rick) bulunmaktadır. Flashback'ler (anımsamalar) yardımıyla karakteri tanımamıza yardımcı olan John Curran, bu yaklaşımı sayesinde Robyn'in hayata karşı tepkisinin sebepleri konusunda izleyiciye fikir vermektedir. Böylece filmde bazı sahnelerde yaşadığımız zaman-mekan kavramının kaybolmasının da önüne geçilmektedir.

Bunula beraber, film görsellik itibariyle çok başarılıydı, çölün gizemli ve lirik görüntüsü izleyiciyi o atmosferin içine sokacak kadar büyüleyiciydi (görüntü yönetmenini tebrik etmek gerek). Film bu yönüyle ve "çölde yapılan yolculuk" temasıyla bana Marlo Morgan'ın "Bir Çift Yürek" kitabını da anımsattı. Aynı şekilde gerçek hayattan esinlenilerek yazılan romanda Marlo Morgan'ın Avustralya çölünde Aborijinlerle yaptığı 3 aylık yolculuk anlatılmaktadır (okumak isteyenler için). Tekrar filme dönersek, Robyn'in çöldeki yolculuğunun filme yansımasının ne kadar gerçekçi olduğu eleştirilebilecek olsa da, izlemenizi tavsiye ederim.

"In the desert time is elusive. There were days when minutes dragged on for years, and the hours stretched for eons. It felt as if I was perfectly stationary, walking in place, pushing the world around under my feet. But time moves in one direction, always forward. So I decided to keep on walking no matter what."

12 Haziran 2015 Cuma

Dates - TV Series (2013)

İngiliz dizileri sanırım kendilerini Amerikan dizileri kadar tanıtamadıklarından, çok ilgi görmüyorlar. Ancak izlemiş olduğum İngiliz dizileri ile Amerikan dizileri arasında da izleyiş keyfi açısından büyük bir fark olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Dates de bu kapsamda insan ilişkilerine (romantik anlamda) odaklanan ve izleyiciyi fazla yormayan bir film. 2013 yılında başlayan seri sanırım devam etmeyi planlamış ancak yayınlanan dokuz bölümden sonra başka bir bölüm yayınlanmadığı için, bitmiş olduğunu düşünebiliriz. Her bir bölümde farklı oyuncuların ayrı randevularına odaklanan dizi birkaç bölümden sonra genel bir bütün oluşturmaya başlıyor (bir öndeki randevudan memnun ayrılmayan bir kişi iki bölüm sonra başka biriyle ortaya çıkıveriyor). Tabi bu randevuların ortak bir özelliği var: hepsinin online bir sitede tanışıp randevulaşması. Bir panorama çizmek adına toplumu yansıtabilecek herkese az da olsa değiniliyor: Gay veya lezbiyenler, silik veya dikkat çeken kadınlar ya da aldatma hikayesi gibi. Filmin oyuncuları (bölümlere göre değişse de) Oona Chaplin, Ben Chaplin, Will Mellor ve Gemma Chan ve birkaç kişi daha, her bir bölümü farklı bir yönetmen yönetse de, serinin yapımcısı Skins'in de yapımcısı olan Bryan Elsley. Hem tek sezon olması hem de bölümlerin ortalama 20 dakika olması dolayısıyla, bir cumartesi gününde bile oturup izleyebilirsiniz (bitirebilirsiniz). Çok başarılı bir dizi olmasa da hem eğlenceli hem de hayata dair birkaç ipucu var. IMDB'den 7,6 puan alması size bir fikir verebilir belki, iyi seyirler!


Diğer TV dizilerine ilişklin yorumlarım:

How I Met Your Mother
http://sinemubi.blogspot.com.tr/2014/04/how-i-met-your-mother.html
Dexter
http://sinemubi.blogspot.com.tr/2014/01/dexter.html
Black Mirror
http://sinemubi.blogspot.com.tr/2014/05/black-mirror-tv-series.html

1 Nisan 2015 Çarşamba

The Kings of Summer (Yazın Kralları) - 2013

Film, muhtemelen herkesin ergenlik çağında yaşadığı bunalımların başarılı bir gözlemini yapmış. Ancak bu filmi bir "gençlik filmi" olarak düşünebiliriz, bu nedenle bazı kişilerin filmi sevmemesini de anlayabiliyorum. Yine de, bu yollardan geçmiş olmamız, bu çocukları artık anlamak zorunda olmadığımız anlamına da gelmiyor. O nedenle değişik bir bakış açısı görmek ve kendimizi değerlendirmek adına film izlenebilir diye düşünüyorum. Filmde olaylar ailelerinin baskılarından sıkılan ve bağımsız bir şekilde yaşamayı hayal eden iki kafadarın ormanda ev yapmalarıyla başlıyor. Sonrasında Biaggio adındaki tuhaf bir çocuğun da kendilerine katılmasıyla bu üç arkadaş şehrin yakınındaki bir ormanın güzel bir köşesinde kendi yaptıkları evde yaşamaya başlarlar. Tabi önceleri her şey güzel başlar, güzel bir sır vardır aralarında, tabiri caizse kral gibi yaşamaktadırlar. Ancak sırlarını ve gizli mekanlarını arkadaşları ile paylaşmalarının akabinde öngöremedikleri bazı sorunlar baş gösterir. Böylece bizim kafadarlar hem bağımsız bir şekilde yaşamayı öğrenirler hem de aralarındaki arkadaşlık ve dostluk bağlarını da test ederler. Bu arada ortada muhteşem bir senaryo yok, hatta bir-iki karakter biraz havada (yapmacık) kalıyor, hatta Amerikan filmlerinin olmazsa olmazı bir aşk trajedisi de eklenince iş biraz klişeye de dönüyor. Yine de filmin çekildiği ortam ve kızılderili filmlerini anımsatan arka plan müzikleri benim hoşuma giden unsurlardan.

Yönetmen film ile aslında neyi amaçlamış anlamayamadım ancak tahminimce kendisini anlatmak istedi. Filmin yönetmeni "Single Dads" serisi ile tanınan Jordan Vogt-Roberts, üç kafadarı oynayan oyuncular ise Nick Robinson, Gabriel Basso ve Moises Arias. "Teenage" dediğimiz ergen grup veya bol bol boş vakti olanlar filmi izleyebilir :). Zaten uzun veya sıkıcı bir film değil, iyi seyirler (en azından bir kere izlenebilir).

"Yes, I experienced a childhood on the planet Earth. I've heard the story of the boy who cried wolf.

16 Şubat 2015 Pazartesi

İbn-i Sina: Hekim (The Physician) - 2013

Filmin tarihi gerçeklerden oldukça uzak olduğu yönünde pek çok eleştiri yapılmış, evet doğrudur, film tarihi gerçekleri pek yansıtmıyor. İbn-i Sina 980-1037 yılları arasında İran'da yaşadığı için, yaşadığı dönemin yaşam tyarzı ve dokusu hakkında oldukça az bilgimiz var ancak İbni Sina'nın hayatına pek çok kaynaktan ulaşabiliyoruz ve asla filmde anlatılan gibi değil. Bir doktor olduğu, felsefe ve matematikle ilgilendiği gerçek ancak genklik yılları hariç filmdeki gibi "enstitü" benzeri bir yerde hem ders verip hem de hastalar tedavi etmiş birisi değil, hayatından öğrendiğimiz kadarıyla daha ziyade emirlerin hizmetinde çalışmış ve bunun karşılığında haneden kütüphanelerinden vakit geçirerek yaşlanan birisi (ayrıca ölümü de ayrı bir vaka). Bu nedenle bir İngilizin (Rob Cole) kendisinden tıp alanında ders almak için İsfahan'a gelmesi kurgulanabilir bir hikaye olsa da, İbn-i Sina gibi tarihi bir karakterin (gerçekten yaşamış ve hayatı kayıt altında olan bir kişinin) hayatının kurgulanması benin eleştirdiğim bir nokta. Annesinin ölümü ve kardeşlerinin başka ailelerin yanına evlatlık gitmesi sonucu Rob Cole ("Tom Payne") İngiltere'de at arabasıyla dolaşan gezici hekimlerden birinin yanına (kendilerine Barber deniyor) çırak olarak başlar. Zamanla öğrendikleri kendisine yeterli gelmeyen Rob bir Yahudi hekimden İsfahan'da hastaları iyileştiren ve tıp okulu açan İbn-i Sina adında bir doktorun adını işitir. Her şeyi geride bırakarak İsfahan'a doğru yola çıkar, dönemin bakış açısı gereği, kendi kendini sünnet ederek Yahudi gibi davranır ve bir şekilde okula kabul edilmeyi başarır. Tabi bundan sonrası İran'da yaşayabilmeyi gerektirir.

Filmde İbn-i Sina'nın İranlı olarak anlatılması veya Selçuklu Türklerinin çapulcu gibi anlatılmasını da eleştirenler olmuş. Zira başarılı insanları Türk yapmaya çok meraklı olduğumuz için, İran topraklarında doğup büyümüş, tüm eserlerini Farsça yazmış ve adı "Ebu Ali El-Hüseyin İbn-i Sina" olan birini de Türk yaparız, bir de üstüne filmde İranlı yapmışlar diye eleştiririz. Orta Asya topraklarından atlarla gelip zaten var olan bir medeniyeti ele geçirmeye çalışan bir milleti de melek yapacak değiller elbette? Neyse mevzu bu değil.

Filmin yönetmeni "Goethe'nin İlk Aşkı" filmi ile tanınan Philipp Stölzl, oyuncuları Tom Payne, Ben Kingsley ve Stellan Skarsgard. Filmin senaryosu Amerikalı yazar Noah Gordon tarafından yazılan "The Physician" kitabından esinlenilerek oluşturulmuştur (Türkçeye "İbni Sina'nın Talebesi Hekim" adıyla Yurt Yayınları tarafından tercüme edilmiştir).

"Ibn-i Sina: Because there is nothing to be afraid of. Death is merely a threshold we must all cross... into the silence, after the final heartbeat... drifting away with our final exhalation... into eternal peace... "

İbni Sina'nın hayatı için:
http://en.wikipedia.org/wiki/Avicenna

"The Physician" kitabı hakkında:
http://en.wikipedia.org/wiki/The_Physician

6 Şubat 2015 Cuma

Sihirbazlar Çetesi (Now You See Me) - 2013

Eğlenceli bir filmdi. Adından da anlaşılacağı üzere film sihirbazlardan oluşan bir çetenin büyük oyunlarını anlatıyordu. Sihirbazların içinde olduğu bir filmde sürprizler kaçınılmazdır ancak her türlü sürprize hazır olmama rağmen filmin sonunu çok çarpıcı bulduğumu söylemem gerek (biraz oldu bittiye gelse de). Filmde tarzları ve gösterileri birbirinden farklı olan dört sihirbaz kendi camialarında tanınan bir çeteye katılmak için davet alırlar. "Four Horsemen" adıyla ünlenen bu ekip, zengin bir sigorta şirketi sahibinin finansörlüğünde oldukça sansasyon yaratan gösteriler yapmaya başlarlar: öncelikle kıtalar arası (Fransız) bir bankanın kasasına canlı yayında girerek soyarlar ve ikinci olarak da finansörlerinin banka hesabındaki parayı gösteriyi izlemeye gelenlerin banka hesaplarına aktarırlar. Yaptıkları gösteri artık suç boyutuna gelince FBI ve Interpol bu çetenin peşine düşer. Tabi bir de yapılan gösterilerin sırrını dünyaya ifşa eden eski bir sihirbaz vardır başlarında (Morgan Freeman). FBI'ın sürekli peşlerinde olması filmi ikinci yarıda biraz kaç-kovala kıvamına getiriyor ve sürekli yaşanan aksiyon sizin biraz durup film hakkında düşünmenizi engelliyor. Dolayısıyla film bitince durup düşünüyorsunuz ki bir yerde bir olmamışlık var. Birincisi bu filme pek yakışmamış ve biraz eğreti durmuş olan aşk (FBI ajanı ile Interpol ajanının aşkı). İkincisin de, şaşırtalım derken işin suyunu çıkarmış olan son sahne. Yine de film eğlenceliydi, izlemenizi tavsiye ederim.
 
Elbette film Christopher Nolan'ın "Prestij" filmi kadar ilginç değil (Prestij ile kıyaslamayınız lütfen), ancak daha renkli ve eğlenceli. Akıcı ve komik kurgusuyla kendini sonuna kadar heyecanla izlettirmeyi başarıyor. Filmin yönetmeni "Taşıyıcı", "The Incredible Hulk" ve "Titanların Savaşı" filmleriyle tanınan Louis Letterrier, oyuncu kadrosu ise Jesse Eisenberg, Mark Ruffalo, Michael Caine ve Morgan Freeman gibi isimlerden oluşuyor.
 
"Daniel Atlas: The close you think you are, the less you'll actually see."
 
"Daniel Atlas: First rule of the magic: always be the smartest person in the room."

30 Mayıs 2014 Cuma

Black Mirror - TV Series (2011-2013)

İlk sezonu 2011 yılında yayınlanan Black Mirror toplamda 2 sezon ve 6 bölümden oluşan yapımcısının Charlie Brooker olduğu bir mini dizi. Her bir bölümü bir diğerinden bağımsız yaklaşık 50 dakikalık bölümlerden oluşuyor ve her bölümün tek ortak noktası (pek çok yerde teknolojinin de katkıda bulunmasıyla) insanların toplumda yozlaşan yönlerini eleştirmek. Bununla beraber, Black Mirror'da pek çok yerde bir teknoloji paranoyaklığından bahsedildiği söylenebilir (İngilizler bu durumu techno-paranoia olarak değerlendirmektedir).  Seri, modern yaşamın tedirgin edici yönlerini ekrana taşıması nedeniyle The Twilight Zone ve Tales of the Unexpected serilerinin bir karışımı olarak nitelendirilse de, bu iki diziyi izlemediğim için bu konuda bir yorum yapamayacağım. Ancak bazı alanlarda ödül aldığı için esinlendiği seriler kadar başarılı olduğu kanaatindeyim. Kasım 2012'de International Emmys'de En İyi TV Mini Serisini alan dizinin "The Entire History of You" isimli bölümünün (1. sezonun 3. bölümü) Warner Bros tarafından film yapılacağı da açıklanmış. Açıkçası, beni de en etkileyen bölümlerden birisi de bu oldu. Günümüzden teknolojik olarak daha ilerde olan bir toplumda Grain adı verilen ve kulağın arkasında tenin içine yerleştirilen hap kadar alet, sizin gözünüzün gördüğü her şeyi kaydediyor ve minik bir kumanda vasıtasıyla anılarınızı geri getirip tekrar tekrar izleyebiliyorsunuz. Ancak kıskanç veya takıntılı bir eğiliminiz varsa bu teknoloji sizi psikopata çevirebiliyor. Bu bölümde de kıskanç bir kocanın düştüğü haller ve daha ziyade suçlu bir kadının psikolojisiyle beraber anlatılmaktadır.
 
Yukarıda bahsettiğimin yanında en çok beğendiğim bölümler 1. sezonun ilk bölümü (tam bir toplum yozlaşmasıdır ve Channel 4 bu bölüm için twitter çağının ibret alınacak bir öyküsüdür açıklamasını yapmıştır) ve 2. sezonun ikinci bölümüdür (White Bear Justice Park). Özellikle bu bölümün "yaşattıklarını sana geri yaşatma" travmasının üstüne giderek oldukça ders verici olduğu söylenebilir. Tüm bölümleri izlemeye vaktiniz olmazsa bu üç bölümü izleyebilirsiniz.

Charlie Brooker explained the series' title to The Guardian  noting: "If technology is a drug – and it does feel like a drug – then what, precisely, are the side-effects? This area – between delight and discomfort – is where Black Mirror, my new drama series, is set. The 'black mirror' of the title is the one you'll find on every wall, on every desk, in the palm of every hand: the cold, shiny screen of a TV, a monitor, a smartphone." Charlie Brooker Ocak 20014'te son iki bölüm daha çekilebileceği şeklinde bir açıklama daha yapmış. Son sezonu merakla bekliyor olacağım ve vaktiniz varsa size de tavsiye ederim!

IMDB'den 8,7 puan almış eğer bu tür puanları dikkate alıyorsanız:

Detaylı bilgi için:
http://en.wikipedia.org/wiki/Black_Mirror_(TV_series)

25 Mart 2014 Salı

The Wolf of Wall Street - 2013

Kanaatimce gereğinden uzun bir filmdi (2 saat 59 dakika yazmışlar, yani 3 saat olsa nasıl izlerdik?). Bu sebeple olsa gerek, pek çok noktada filme konsantre olmaktan yoruldum ve bazı bölümleri anlamadım. Yine bu sebepten olsa gerek izleyicilerin dikkatini filme çekmek için çok fazla erotik sahne konulmuş filme. Biz de kara komedi filmidir, yönetmeni "Köstebek" ve "New York Gangsterleri" filminin de yönetmeni olan Martin Scorsese'dir, komedi ve müzikal kategorisinde Altın Küre kazanmıştır diye izledik ama belki bu süreçte daha faydalı başka bir şey yapabilirdik, her neyse. Başrolde Walla Street'in tuzaklarla dolu karanlık eline düşen hırslı Leonardo DiCaprio'nun oynadığı filmde Jonah Hill, Margot Robbie (çok güzel bir hatun), Jean Dujardin, Matthew McConaughey gibi çok tanınmayan isimler var. Filmin hikayesi, Walla Street'e düşen bu hırslı yeni yetme Jordan Belfort'un (Leonardo DiCaprio) 1980'lerin ikinci yarısında neyi nasıl yapacağını öğrenmesiyle (her yol mübah şeklinde) zamanla büyük bir borsa şirketinin başına geçmesi, dönemin bunalımlarıyla birlikte anlatılmaktadır. Tabi zamanla zenginleşen pek çok erkek gibi, önce arabasını ve eşini değiştirir, bir taraftan seks ve uyuşturucu partileriyle gününü gün ederken diğer taraftan kara para ticaretine girer. Elbette bu kadar hızlı bir büyüme Maliye'nin ve FBI'nin de dikkatini çekecektir ve Jordan eskisi kadar rahat olmayacaktır. Jordan Belfort'un 2007 tarihli kitabından sinemaya uyarlanan bu otobiyografik özellikler taşıyan yapım, ışıltılı bir dünyanın cazibesiyle savruldukça savrulan, para, uyuşturucu ve seks bağımlısı bir orta sınıf mensubu gencin yükseliş ve düşüşünü anlatıyor.

Filmin görselliğine diyecek yok. Daha önce söz ettiğim gibi, çok uzun olması zaman zaman hikayeden kopmama sebep oldu. Ayrıca neden sürekli erotik sahneler vardı? Ya da sanki cennette yaşıyormuşcasına mutlu insanlar (düşene kadar en azından), uyuşturucunun süper zevk veren ve sonucunda hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ettiğin bir maddeymiş gibi gösterilmesi? Piyasadan satışı yasaklanan her türlü hapın kullanılıp sabahlara kadar eğlence yapılmasının ardından vücudun o tempoda bana mısın dememesi? Bunlar bana biraz gerçek dışı geldi açıkçası. Ya da en azından bu şekilde anlatılmasaydı daha iyi olabilirdi.

Filmi bazı yönleriyle (en azından sistemin açıklanının bulunup zengin olunması vb.) Muhteşem Gatsby'ye benzettim. Belki de her iki filmin de başrolünde Leonardo DiCaprio'nun oynaması sebebiyledir, bilemiyorum. Ancak Gatsby 1920'lerde yaşarken, Jordan 1980'lerin kahramanı (Okumak isterseniz: http://gundelikpaylasimlar.blogspot.com.tr/2013/05/muhtesem-gatsby.html).

"Sonuç? ‘Para Avcısı’ belki ışıltısı oranında sinemasal bir zenginlik sunmuyor ama Scorsese ne çekse izlenir, dolayısıyla bu ‘Karamizah’la örülü filmi de kaçmaz diyoruz… ‘The Company Men’ ya da ‘Margin Call’ gibi yakın dönem Wall Street krizinden pasajlar sunan yapımların ise belki ‘Para Avcısı’ türünden üst düzey sinemasal erdemleri yok ama içerik bakımından daha derin dramlara tanıklık ettikleri kesin…"

23 Mart 2014 Pazar

Danışman (The Counselor) - 2013

Hafta sonu izlemek için film ararken, hem yeni olması hem de bir avukatı anlatması sebebiyle bu filmi seçtik. Açıkçasını söylemek gerekirse, hiçbir şey anlamadım filmden! Birtakım olaylar oldu, birkaç erotik sahne gösterildi, sonra nasıl olduğunu anlamadığım şekilde işler karıştı, acımasız ölümler, sonra? Sonrasını anlamadım, hatta öncesini de anlamadım. Nasıl bu hale geldi işler? Halbuki büyük umutlarla izlemiştik. Filmin tanıtımında yazan "Counselor, üst seviyede saygı duyulan ve nişanlısı Laura ile huzurlu bir hayat süren başarılı bir avukattır. İtibarının sarsıldığı günler ise ekonomik sıkıntılarla boğuştuğu ve daha fazla paraya ihtiyaç duyduğu sırada başlar. Counselor, adaletin iki yanında da yer alacağı bir hamle yapar ve kendini milyonlarca doların havada uçuştuğu uyuşturucu ticareti ağı içerisinde bulur." ifadesi bizi yanılttı. Halbuki filmin senaryo yazarı Cormac McCarthy'yi filmi çekilen pek çok romanından dolayı severdim. Ancak anladığım kadarıyla senaryo yazımında pek başarılı değilmiş kendisi eğer asistanına yazdırıp altını imzalamadıyla, zira olur böyle şeyler ("... sinematografik bir anlatıma hizmet ettiğini çok söyleyemeyiz, daha çok külçe kıvamında ağır bir edebi metin gibi duruyor, pek ilerlemiyor"). Filmin oyuncularıyla, senaryo yazarıyla ve yönetmeniyle öne çıktığı şeklinde yorumlar yapılmış. Tamamen katılıyorum çünkü filmin öne çıkacak başka unsuru yok (Brad Pitt ve diğer ünlü hatunları oynatarak, Ridley Scott gibi tanınan bir yönetmeni kullanmak suretiyle filmi güzel yapamazsınız.) Zaten IMDB'den 5 puanı zor toplamış.

Ridley Scott'u pek çok başarılı filmiyle tanıyoruz. Fantastik film/dizilerden hoşlana kişilerin çok sevdiği "Doctor Who"nun yapımında çalışan, "Alien", "Hannibal", "Gladiator", "Kingdom of Heaven", "Prometheus" gibi filmlerin yönetmeni Scott'un muhtemelen en zayıf halkası bu film olacak. 1937 doğumlu yönetmen belki de artık yaşlanmıştır?
 
Filmde en sevdiğim sahnelerden birisi uyuşturucu satıcısı Reiner'in (Javier Bardem) iki adet dev kaplanla olan olağan dışı ilişkisi. Amerika'nın Meksika sınırına yakın ıssız çöllerinde kaplanlarını (artık kaplan mıydı çita mıydı bilmem ama yırtıcı kediler işte) tavşan peşinde koşturarak avcı kimliklerini koruyarak beslemesi, onlarla kurduğu temas gerçekten ilginçti. Ama tartışmasız filmin en unutulmaz sahnesi  Reiner'in sevgilisi Malkina'nın (Cameron Diaz) Reiner'in ferrarisiyle yaşadığı cinsel ilişkiydi. Tuhaf bir yönelim ancak çok net bir parafili olduğunu kabul etmemiz lazım! Ve filmin son sahnesi... Bence filmin bir son sahnesi yok. Hep bir şeyler olsun ve film beni şaşırtsın diye beklerken, aaa film bitti!

Reiner: "You are the world you have created, and when you cease to exist, this world that you have created, will also cease to exist,"

Alien Filmi:
http://sinemubi.blogspot.com.tr/2013/08/yaratk-alien-1979.html

Faydalı Link:
http://www.pastemagazine.com/articles/2013/10/the-counselor.html

18 Şubat 2014 Salı

Only Lovers Left Alive - 2013

Filmin tanıtımında "aşkları yüzyıllar süren bir vampir çift"ten bahsedilince fantastik bir hikaye olduğu için tercihimi bu filmden yana kullandım. Fantastik hikaye olduğu doğru ancak büyük beklentilerle gitmemek gerekli zira alışılmışın biraz dışında. Açıkçası ben biraz sıkıldım sanırım bazı bölümleri dikkatim dağıldığı için anlamadım. Film yüzyıllardır yaşayan Adam (Tom Hiddleston) ile Eve (Tilda Swinton)'in aşkları üzerine kurgulanan bir "modern zamana uyum sağlayamama" konusunu işlemektedir (Adam Detroit'de Eve Tanca'da yaşamaktadır). Çok uzun zamandır dünyada oldukları için hayata, tarihe ve bilime karşı oldukça çok şey bilen entellektüel çiftimiz Adam ve Eve bir yandan popüler kültürü eleştirirken bir yandan da depresif şekilde hayatlarına devam ediyorlar. Özellikle Adam, insan ırkını küçümseyerek (insanlardan Zombiler olarak söz ediliyor) dünyanın son halinden çok rahatsız olduğunu her fırsatta vurguluyor. İnsanlık o kadar bozulmuştur ki, beslenecek "temiz kan" bile bulunamamaktadır. Bu melankolik vampirlerin umutla bağlı oldukları tek şey aşklarıdır ve filmde ölümsüzlük kavramı "aşk" ile eşdeğerde olarak vurgulanmaktadır: "Temel motivasyonu ‘aşk’ olan, ama bunu ‘ölümsüzlük’le daha da anlamlı kılan bir çizgiye sahip film ve bu çizgide yürürken sergilediği tutarlılık da gözden kaçacak gibi değil." Vampirlerimizin adının "Adem & Havva" olması da ilginç!

Adam'ın aynı zamanda müzisyen olması filmde sık sık müzik çalınmasına görsel olarak harika enstrümanların sunulmasına zemin hazırlamış. Filmde pek çok yerde sevilen müziklerin, enstrümanların, ünlü yazarların kitaplarının vurgusu yapılıyor (Wanda Jackson'dan Funnel of Love, Charlie Feathers'den Can't Hardly Stand it, Yasmine Hamdan'dan Hal ... vb.). Yakışıklı ve hüzünlü vampirimiz Adam'ın Schubert'e verdiği beste, Darwin'a ve Einstein'e atıf yapan konuşması veya Tesla gibi kablo takıntısı filme biraz entellektüel katkı da yapmış. Ancak kitap meraklısı Eve'in Elif Şafak okuması da dikkatimizden kaçmadı. WTF?

Baş rollerinde Tom Hiddleston (Thor filminin yakışıklı oyuncusu) ve Tilda Swinton'ın bulunduğu filmin yönetmenliği ve senaryosu Amerikan bağımsız sineması yönetmenlerinden Jim Jarmusch'a ait (Jim, Ölü Adam filminin de yönetmeni). Filmin oyuncu kadrosunda Mia Wasikowska, John Hurt ve Anton Yelchin gibi isimler de yer alıyor. Son olarak diyebileceğim, izlerken sıkıldım, ancak filmin bir "soundtrack" albümünü almaya değer.

“Hala petrol savaşı mı yapıyorlar? Su savaşları da yakında başlar” (Öngörüye bak sen!)


http://www.baskasinema.com/filmler/only-lovers-left-alive

13 Şubat 2014 Perşembe

Daire (Circle) - 2014

"Bazen insan en aptalca ve saçma görünen şeyi yapar. Herşeyin üzerine geldiğini ve bunu umursamadığını göstermek ister. Hayatla inatlaşmanın keyfi gizlidir bu kararlarda." Diyorsun, huh?

Filmin yönetmeni Atıl İnaç hakkında iyi bir izlenimim yok maalesef. Bana hep iki arada bir derede kalmış, ne yapacağına henüz karar verememiş biri gibi gelir. Bu nedenle, filme gitmeye çok gönüllü olmasam da, Beyoğlu Sinemasında gidebileceğimiz saate en uygun film olması dolayısıyla filmi izledik. Filmde eski bir felsefe hocasının (adı çok ilginç, Feramus) babasının ölümü üzerine doğduğu kasabaya geri dönerek burada hayatta kalma mücadelesi veren Betül (iki çocuğu olan olgun bir kadın) ile başlayan dostluğu anlatılıyor. Eşinden ayrılmış olan ve oğluyla -sanırım anlaşamadığı için- görüşmeyen Feramus; kızının hastalığı ve çalıştığı belediye tiyatrosunun kapatılarak düğün salonuna çevrilmesi nedeniyle zor günler geçiren Betül'de kendi acılarını ve yalnızlığını bulur. Bu yalnız ve kırılgan kadına yardımcı olmak ister ancak kendisinin de işleri pek yolunda gitmez. Baştan sona melankoli kokan film dağlarla çevrili ve uçuşa kapalı bir havaalanının sonsuzluğa uzanan manzarasıyla yalnızlıkla pekiştirilmiş. Biliyorum, sanat filmlerinde bazı olayların sebebi sorulmaz, nedenini merak etmeden filme girmek veya boşlukları kendi yorumlarımızla doldurmak gerekir. Ama yapmadan edemeyeceğim, neden? Feramus'un filmin sonunda yaptığı seçimin sebebini merak ediyorum, neden? Hiçbir gerekçe yoktu, ya da ben göremedim.

Uzun lafın kısası, filmi çok sevdiğim söylenemez. Ancak bazı noktalarına değinmek istiyorum; baba-oğulun Feramus'un hayal dünyasında yaptığı tartışma ve Feramus'un rüyasında babasıyla olan konuşmasını ilginç buldum. Ayrıca Betül ile yaptığı gece sohbetleri de ilginç yorumlar içeriyordu. Yine de filmden ne öğrendim, bir "hiçlik" sadece. Belki de, pes etmemeyi öğrendim ya da insanlara güvenmemeyi, ki ben bunları zaten biliyordum.

"You have no other choice then making a choice!"