FILM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FILM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2015 Perşembe

İhtiyarlara Yer Yok - 2007

Bu film pek çok ödül almasından dolayı izlemek istediğim filmler arasındaydı ayrıca pek çok olumsuz yorum almasının da sebebini merak etmekteydim. İtiraf etmek gerekirse filmi pek sevmedim, daha doğrusu film bittiğinde neden böyle bir hikaye izlemiş olduğumun amacını kavrayamadım. Hatta biraz daha ileri gideceğim, ben bu filmin Coen Kardeşler ne yaparsa izlerim diyenler sayesinde bu kadar izlendiğini tahmin ediyorum. Aksi durumda şu an hiç adı duyulmamış bir film olmaktan öteye gidemezdi. Filmde öncelikle geyik avına çıkmış olan sıradan bir adam olan Llewellyn Moss'un (Josh Brolin) kendini bir anda çölün ortasında uyuşturucu pazarlığı sonucu birbirini katletmiş bir grup insanın ortasında bulur. Sahiplerinin öldüğünü düşünerek para dolu bir çantayı alıp hiçbir şey olmamış gibi evine döner. Ancak bütün gece çatışma alanında bulunan ve kendisinden su isteyen bir adamın hayali gözünün önünden gitmeyince gece tekrar çatışma alanına geri döner. Çantanın peşinde olan başka acımasız adamlarla karşılaşan Llewellyn kendini bu andan itibaren bir hayatta kalma mücadelesi içinde bulur. Peşindeki adam, Anton Chigurh (Javier Bardem), belki de bir insanın karşılaşabileceği en acımasız ve soğukkanlı katildir. Bir de olayı çözmeye çalışan ve Llewellyn'i kurtarmak isteyen polis Tommy Lee Jones'u da bu ekibe eklersek, heyecanlı bir kovalamaca film boyunca sürecektir. Sonu hakkında yorum yapmak istemiyorum.

Film hakkında söyleyebileceğin tek güzel şey oyuncuların performansı olabilir. Llewellyn'in, karısının korkuları ve Anton'un psikopat-katil rolündeki kan dondurucu bakışları gerçek gibi hissediliyordu. Ancak ikiye bölünmüş seyirci kitlesinden birini seçeçek olursam, film hakkında "dahiyane"yi değil, "mantıksız"ı seçtiğimi de belirtmek isterim. Filmin yönetmenleri Joel Coen & Ethan Coen elinden geleni en iyisini mutlaka yapmışlardır ancak hikayenin Cormac McCarthy'nin romanından uyarlanmış olması sebebiyle sinemaya adapte olamadığını düşünüyorum, belki de roman olarak daha başarılıdır. Sonuç itibariyle ben bir sinema eleştirmeni değilim, yalnızca kendi fikirlerimi paylaşıyorum, filmi bir de siz izleyip izlenimlerinizi benimle paylaşırsanız memnun olurum.

- "If I don't come back, tell mother I love her.
- Your mother's dead, Llewelyn.
- Well then I'll tell her myself."

31 Temmuz 2015 Cuma

Münih (München) - 2005

Gerçek bir olaydan esinlenilerek film yapılmış olan konunun bizim için en ilginç tarafı Münih'te geçmesiydi (Münihi tanımaya çalışıyoruz). Münih hakkında bilgi sahibi olmak için izlediğimiz filmde karşımıza yakın dönem tarihi çıktı. Film, 1972 Münih Olimpiyat Oyunlarında yaşanan ve rehin alınan 11 sporcunun ölümüyle sonuçlanan bir rehin alma operasyonu sonucunda İsrail'in sivil suikastlarını anlatmaktadır. Olimpiyat tarihinin ilk ve en önemli terör olayı olarak kabul edilen Münih Katliamı, Kara Eylül olarak bilinen bir terör örgütüne bağlı Filistinli sekiz teröristin İsrail adına yarışan 11 sporcuyu rehin almasıyla yaşanır. 2 sporcuyu direndikleri için öldüren grup, kalan 9 sporcunun (birkaç kişi kaçmayı başarmıştır) hayatı karşılığında İsrail'de hapishanede tutulan 200 tutuklunun bırakılmasını talep ederler. Müzakerelerin uzaması sonucu sporcularla beraber Almanya'yı terk etmek için havaalanına getirilen teröristler Alman polisinin operasyon yapmaya çalıştığını anlayınca rehin tutulan 9 sporcuyu öldürerek çatışmaya girerler. Olayın bu noktaya gelmesinin en büyük sebebi Almanya'nın güvenlik zaafiyeti ve operasyonlardaki başarısızlığıdır (merak edenler linkten okuyabilir: Buradan okuyabilirsiniz ). Bu olaydan sonra Avrupa'nın pek çok yerinde yaşayan ve bu katliamda parmağı olan örgüt mensuplarının öldürülmesi için İsrail küçük bir ekip görevlendirir. Film katliama anımsamalar (flashback) şeklinde dönüş yapsa da, asıl anlatılan bu ekibin Avrupa'daki suikastlarıdır. İsrail'in bu suikastlarına karşı suikastlar da gecikmeyecek, ortalık biraz karışacaktır.

 O dönemlere şahit olmayan kişiler olarak yaşananların bir hikaye gibi geldiğinin farkındayım, ama gerçek bir olaya dayandığı ve en azından gazete haberleriyle desteklendiğini söyleyebilirim. 1972 yılını düşündüğümüzde, henüz yeni bir devlete mensup ve tam ne yapılması gerektiğini kestiremeyen sivil İsrail ajanlarının bocalamaları ve terör konusunda güç dengelerini lehine çevirmeye başaran Arap örgütün bağlantıları filme gerçekçilik katan unsurlardan. Yaşananlardan ders alan insanların şimdi olsa daha farklı davranacakları tahmin ediyorum. Olayların politik sebebi veya sonuçlarını değil de, insanlığı sorgulatan bir film, izlenmesini tavsiye ediyorum. Filmin yönetmeni efsanevi isim Steven Spielberg, başlıca rollerinde ise Eric Bana, Daniel Craig, Methieu Kassovitz ve ülkesinde buz prensesi olarak tanınan Ayelet Zurer bulunuyor.

"We deposit money from a fund that doesn't exist into a box we don't know about, in a bank we never set foot in. We can't help you because we never heard of you before. You'll do what the terrorists do. You think they report back to home base? They don't. We want them dead."

25 Kasım 2014 Salı

Gone (Kayıp) - 2012

"Kayıp Kız"ı izlemek isterken yanlışlıkla bu filmi izledik (biraz pişmanız). Mutlaka izlenesi bir film değil ancak vaktiniz olursa düşünülebilir. Ama biraz karanlık (psikolojik gerilim gibi değil, yanlış anlaşılmasın) ve mantıksız bir kurguyla ilerliyor. Jill (Amanda Seyfried) bir süre psikolojik tedavi görmüş ve halihazırda anti-depresan haplarla hayatını sürdüren bir kız aynı zamanda, kız kardeşi ile aynı evde yaşıyor ve uyumakta zorlandığı için geceleri açık olan küçük bir lokantada garsonluk yapıyor. Aslında Jill geceleri uyumakta zorlanması tesadüf değil; birkaç yıl önce psikopat bir katil tarafından uyurken kaçırılıp ormanda bir çukura atıldığını ve işkence ile öldürülmek üzereyken katilini yaralayıp kaçtığını iddia etmektedir. İddia diyorum, çünkü polis ormanda yaptığı araştırmada herhangi bir çukur bulamamış, Jill'in vücudunda tecavüz, işkence vb. bir ize rastlanmamış olması dolayısıyla da halüsinasyon gördüğüne kanaat getirmiştir (polisin gözünde kız zaten delidir). Bu nednele günün birinde kız kardeşi ortadan kaybolduğunda, kimse Jill'in katilin geri döndüğü ve peşine düştüğü hikayesine inanmaz. Jill bir anda ortadan kaybolan kız kardeşinin sınavlardan bunalıp bir süre haber vermeden kafa dinlemeye mi gittiğini yoksa kendisine ulaşmaya çalışan psikopat katilin ikisine de zarar vermeyi mi amaçladığını kendi kendine bulmak zorunda kalacaktır.
 
"Kısacası "Başkarakterimiz deli mi yoksa değil mi?" sorusu, bu filmi izleyecek olan seyircinin cevabını merak edeceği ve etrafında gezeceği tek soru. Bu nedenle herhangi bir şekilde çok yönlü, sarsıcı ya da etkileyici bir film beklemeyin. Zira karşınızda merakınızın dakikadan dakikaya biraz daha azalacağı bir film bulmanız pek muhtemel. Zaten yönetmen ve yapımcılar da filmlerinin çapından haberdar olduklarından Gone'ı olduğundan büyük göstermeye çabalamaktan şiddetle kaçınıyorlar."
 
Brezilyalı sinemacı Heitor Dhalia'nın yönetmenliğini üstlendiği yapımın senaryosu Allison Burnett'a ait. Tanınmış oyuncuları ise Amanda Seyfried ve Jennifer Carpenter (Dexter dizisinden tanıdığımız Debra Morgan). Tatmin edici değil, yorucu bir film, hızlıca geçiştirilmiş finali ve yanıtlanmayan soruları da var. Bu nedenle izleyip izlememek size kalmış. İyi seyirler!

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Wim Wenders

Ernst Wilhelm "Wim" Wenders is a German director, however, he is not only a director but also playwright, author, photographer and producer. His movies are pretty different from other films which we have watched. He is generally considered as realistic with his films but we will doubt from this information after this movie. He is considered as one the most successful young generation directors of Germany with his subject of social criticism, spirit of searching for a new life and 68’s spirit of freedom. "Wings of Desire" is the movie of  him and no doubt,  it is his best work and it is the movie that got most prizes (Best Director at Cannes 1987). Best- known works from his filmography:

- The Soul of a Man (2003)
- The Million Dollar Hotel (2000)
- Buena Vista Social Club (1999) (documentary about Cuban Musicians)
- Until the End of the World (1991)
- Paris, Texas (1984)
- The State of Things (1982)
- The American Friend (1977)
- Summer in the City (1970)

Road Movie Trilogy:

- Alice in the Cities (1974)
- Wrong Move (1975)
- Kings of the Road (1976)

Wenders was born in Düsseldorf in 1945. He studied medicine first but he changed his major and chose to study philosophy.  At the end, he realized that being a painter suits him, he went to Paris to study in fine arts but he failed. He began to work as an assistant of an American artist and during this time he realized that he was fascinated by cinema. First, he started to work as a film critic and nowadays he is one of the most famous directors of the world. Wenders began his career with the rise of the New German Cinema at the end of the 1960s, with Summer in the City (1970). Wenders is also a member of the advisory board of World Cinema Foundation. The project was founded by Martin Scorsese and aimed at finding and reconstructing world cinema films that have been long neglected. Wenders is also a Jury Member for the digital studio Filmaka, a platform for undiscovered filmmakers to show their work to industry professionals.

"Sex and violence was never really my cup of tea; I was always more into sax and violins."
 
"I want to make personal films, not private films"

24 Haziran 2014 Salı

Catch a Fire - 2006

Filmi bir yanlış anlama sonucu seyrettik (aslında amacım Catching a Fire'ı izlemekti). Yine de çok beğendiğimizi söyleyebilirim. Genel olarak bahsetmek gerekirse filmde Güney Afrika'daki ırk ayrımı politikasının toplumdaki yansımaları anlatılmaktadır (Apartheid dediğimiz Güney Afrika Cumhuriyetinde 1994 yılına kadar yürürlükte olan ve beyaz olmayan ırklar arasında yasal olarak bir ayrımı öngören politika). Filmde olaylar Patrick Chamusso (Derek Luke) adı verilen, genç ve politikayla hiçbir ilişkisi olmayan bir adamın usta başı olarak çalıştığı işyerindeki (Secunda CTL Fuel) büyük bir terörist saldırıdan sorumlu tutulmasıyla başlar. Patrick Chamusso ile hükümet tarafındaki Güney Afrikalı beyaz polis Nic Vos'un (Tim Robbins) arasında geçen olaylar bir süre sonra farklı gelişecektir. Bu gözaltı süresinde çeşitli işkencelere maruz kalan Chamusso'nun işini kaybetmesi ve Precious diye seslendiği eşiyle de arasının bozulması sonucu gerilla hareketine katılmaya karar vermesiyle işler iyice çığırından çıkar. Filmde Chamusso'nun intikam alma amacıyla giriştiği yolda neler yaşayacağını, sonucunda nasıl olgunlaştığını ve zamanla devrim fikrini gerçekten nasıl özümsediğini izleyeceğiz: The real Chamusso is shown explaining that he told himself then and there that only through forgiveness would he truly be free. Filmin sonunda efsanevi Devlet Başkanı Nelson Mandela'ya atıf yaparak onun başkanlığında çözülen Apartheid sorununa değinilmektedir. Geçrek bir hikayeden uyarlanan filmin esinlenilen karakteri Chamusso şu anda Güney Afrika'da ailesini kaybeden 80 yetim çocuğun bakımını üstlenmiştir.

Filmin yönetmeni pek çok tanınmış filmin de yönetmenliğini yapmış olan Philip Noyce'dur (Bone Collector; Kemik Koleksiyoncusu, Patriot Games: Up close; Tehlikeli Oyunlar, Ajan Salt, Sessiz Amerikalı gibi filmlerin yönetmeni)  ve senaryo Shawn Slovo'ya aittir (Slovo'nun ailesi Güney Afrika'daki anti-apartheid hareketlerde öncülük etmiş kişilerdir). Bununla beraber Philip Noyce Revenge ve Brotherhood gibi ünlü TV serilerinin bazı bölümlerinin de yönetmenliğini üstlenmiştir ve halihazırda çekileceği açıklanan birkaç projesi de bulunmaktadır.