ETHAN COEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ETHAN COEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2016 Salı

The Big Lebowski (Büyük Lebowski) - 1998

Sıra dışı filmleriyle tanınan Coen Kardeşlerden yine özgün karakterleri bir araya getirdiği bir film! Her şey işsiz, güçsüz ve tasasız Jeffrey Lebowski'nin (arkadaşları kendisine "Dude" yani "Ahbap" diye seslenmektedir) adının tesadüfen bir milyoner ile karıştırılmasıyla başlar. Döküntü bir arabası, iki oda evi ve boş zamanlarında takıldığı bowling arkadaşlarıyla halinden oldukça memnun olan Dude Lebowski, kendisinden yüklü miktarda para isteyen kişilerin kendisinin fakir olduğunu anladıktan sonra halısına işemesiyle hüzünlenir. Bu olay üzerinde Dude Lebowski zengin Lebowski'nin evine giderek isim karışıklığı sebebiyle atmak zorunda kaldığı halısını karşılamasını ister. Tekerlekli sandalyeye mahkum olan ve genç karısı ile problemler yaşayan zengin Lebowski karısının sebep olduğu sorunları çözmeye pek de gönüllü değildir. Hayatta yalnız olmaya alışmış Dude ise sorunlarına kendisi çözüm bulmak isteyince kendisini bir anda umuladık bir olayın içinde bulur. Ortada önemli miktarlarda paranın olduğu da düşünülürse, kentin şanı büyük ileri gelenlerinin de bu işe karışmaları kaçınılmaz olacaktır. Film vizyona girdiği tarihte her ne kadar iyi bir gişe başarısı yakalayamasa da tüm zamanların en komik filmlerinden birisi olarak kabul edilmiş bir absürt komedi!

Film, yönetmenliği yapan Coen Kardeşler'in   (Joel Coen & Ethan Coen) alışık olduğumuz tarzı için bile emsalsiz sayılabilir. Önemli rollerinde Jeff Bridges, John Goodman ve Julianne Moore bulunmaktadır. Film sürreal sahneler ve özgün kişilikleri olan karakterler ile muhtemelen daha önce izlediğiniz başka filmlere benzemeyecek. İzlemenizi tavsiye ederim.

"My only hope is that the big Lebowski kills me before the Germans can cut my dick off."

19 Kasım 2015 Perşembe

İhtiyarlara Yer Yok - 2007

Bu film pek çok ödül almasından dolayı izlemek istediğim filmler arasındaydı ayrıca pek çok olumsuz yorum almasının da sebebini merak etmekteydim. İtiraf etmek gerekirse filmi pek sevmedim, daha doğrusu film bittiğinde neden böyle bir hikaye izlemiş olduğumun amacını kavrayamadım. Hatta biraz daha ileri gideceğim, ben bu filmin Coen Kardeşler ne yaparsa izlerim diyenler sayesinde bu kadar izlendiğini tahmin ediyorum. Aksi durumda şu an hiç adı duyulmamış bir film olmaktan öteye gidemezdi. Filmde öncelikle geyik avına çıkmış olan sıradan bir adam olan Llewellyn Moss'un (Josh Brolin) kendini bir anda çölün ortasında uyuşturucu pazarlığı sonucu birbirini katletmiş bir grup insanın ortasında bulur. Sahiplerinin öldüğünü düşünerek para dolu bir çantayı alıp hiçbir şey olmamış gibi evine döner. Ancak bütün gece çatışma alanında bulunan ve kendisinden su isteyen bir adamın hayali gözünün önünden gitmeyince gece tekrar çatışma alanına geri döner. Çantanın peşinde olan başka acımasız adamlarla karşılaşan Llewellyn kendini bu andan itibaren bir hayatta kalma mücadelesi içinde bulur. Peşindeki adam, Anton Chigurh (Javier Bardem), belki de bir insanın karşılaşabileceği en acımasız ve soğukkanlı katildir. Bir de olayı çözmeye çalışan ve Llewellyn'i kurtarmak isteyen polis Tommy Lee Jones'u da bu ekibe eklersek, heyecanlı bir kovalamaca film boyunca sürecektir. Sonu hakkında yorum yapmak istemiyorum.

Film hakkında söyleyebileceğin tek güzel şey oyuncuların performansı olabilir. Llewellyn'in, karısının korkuları ve Anton'un psikopat-katil rolündeki kan dondurucu bakışları gerçek gibi hissediliyordu. Ancak ikiye bölünmüş seyirci kitlesinden birini seçeçek olursam, film hakkında "dahiyane"yi değil, "mantıksız"ı seçtiğimi de belirtmek isterim. Filmin yönetmenleri Joel Coen & Ethan Coen elinden geleni en iyisini mutlaka yapmışlardır ancak hikayenin Cormac McCarthy'nin romanından uyarlanmış olması sebebiyle sinemaya adapte olamadığını düşünüyorum, belki de roman olarak daha başarılıdır. Sonuç itibariyle ben bir sinema eleştirmeni değilim, yalnızca kendi fikirlerimi paylaşıyorum, filmi bir de siz izleyip izlenimlerinizi benimle paylaşırsanız memnun olurum.

- "If I don't come back, tell mother I love her.
- Your mother's dead, Llewelyn.
- Well then I'll tell her myself."

11 Şubat 2014 Salı

Sen Şarkılarını Söyle (Inside Llewyn Davis) - 2013

"Coen Kardeşlerin bizi zaman makinesine atıp 60'lara götürdüğü karanlık mı karanlık "Inside Llewyn Davis"ini çok farklı şekillerde tanımlamak mümkün. dönemin müzik camiasına atılmış "eğri" bir bakış mı dersiniz, yoksa popüler kültür tarihinin çok da uzak olmayan spesifik bir zaman-mekanına hürmette kusur etmeyen bir yolculuk mu?" Siz bunu bir düşünün :)

IKSV'nin FilmEkimi kapsamında gösterimini yaptığı Coen Kardeşlerin "Sen Şarkılarını Söyle" (Inside Llewyn Davis) filmine gittik Beyoğlu Sinemasında (Bir süre daha vizyonda kalacak ilgilenenler varsa aranızda). Daha önce Coen Kardeşlerin (Ethan Coen & Joel Coen) filmlerinden "Oo Brother Where Art Thou?"  filmini izlemiştim, çok beğenmediğimi anımsıyorum ancak bu filmi gerçekten beğendim. Film 1960'ların başında New York'da müzik piyasasında hayatta kalmaya çalışan zavallı müzisyen Llewyn Davis'i (Oscar Isaac) anlatıyor. Duyduğum kadarıyla, film ünlü folk sanatçısı Dave Van Ronk'un hayatından ilham alınarak çekilmiş. Tahmin edebileceğiniz üzere, müziği aşkla seven ve camdan kırılgan umutları olan sanatçılar hayatta bazen başarılı olamazlar. Her işi ters giden Llewyn Davis (bunda biraz da kendi payı var) hem New York'un acımasızlığının, hem parasızlığın hem de kış soğuğunun insafına kalmıştır. Zaman zaman hayattan çok yorulduğunu hissetse de, çalmayı çok sevdiği folk müzik onu hep bir yerinden yakalar. Llewyn'in hayatının yalnızca bir kısmını sunan film pek çok soruya yanıt vermiyor aslında, sonra ne oldu? Umutları kırılmaya ancak yine de bulduğu her ince dala sarılmaya devam etti mi? Amerikan sinamasının rahatlatıcı sonu hedeflediği alışagelmiş stratejisinden farklı bir film karşımızda olacak. Dram da olsa, Oscar Isaac'ın insanda sempati duygusu uyandıran yüzü ve masum sakinliği filmi benim için biraz daha komik ve biraz daha izlenebilir kıldı. Bazı sahnelerdeki kararsızlıkları (Akron'a gidip gitmemek, o turuncu kediyi arabada bırakıp bırakmamak, denizci olup olmamak) bana kendimi anlattığı için sempati duymuşumdur belki de.
 
ABD-Fransa ortak yapımı film Gotham Bağımsız Film Ödüllerinde "En İyi Film Ödülü"nü almış ve oyuncuları Oscar Isaac, Carey Mulligan, Justin Timberlake ve John Goodman. Film hakkında yapılan eleştirilerden birisi: "Coenler’in ‘A Serious Man’ ve ‘O Brother, Where Art Thou?’ gibi filmlerini hatırlatan ‘Inside Llewyn Davis’, 60’ların Amerikan folk sahnesine iki dâhi yönetmenin uçsuz bucaksız hayalgücünün süzgecinden bakıyor. Time Out London’dan Dave Calhoun’a sorarsanız, film Bob Dylan’ın şansı yaver gitmese nasıl birine dönüşeceğini anlatan bir ‘alternatif müzik tarihi’ tasavvur ediyor." (Oldukça açıklayıcı).
 
Gelelim folk müziğe... Benim tam olarak karakterine oturmamış bir müzik zevkim var (demek istediğim pek çok müzik türünden sevdiğim bir şey bulurum). Ama halk müziği ve rock müziği birleştiren folk müziğin yeri bende ayrıdır. Elbette bir Bob Dylan, Cat Stevens veya Leonard Cohen hayranı değilim ancak kendine özgü ilhamıyla folk müziğinin kalbe dokunan bir yeri olduğunu söyleyebilirim. Tabi, folk müzik demişken üniversitedeyken bol bol dinlediğim Blackmore's Night'dan bahsetmezsem olmaz. Tabiri caizse "gifted" bir insan olan Candice Night'in vokalliğini yaptığı İngiliz/Amerikan geleneksel folk müziği yapan Blackmore's Night dinlemeyi bir deneyin derim!

Filmde Llewyn Davis'in kafa karışıklıkları, kararsızlıkları ve seçimleri üzerinde uzun uzun konuşulabilir (aynı şekilde sinema teknikleri üzerine). Ama şunu fark ettim, bir erkekten hoşlanma tamamen onun davranışlarına bağlıymış, zira Agora'da Hypatia için gözyaşı döken Orestes'ten (Ah sen ağlama ben ağlarım ikimizin yerine) çok hoşlanan ben, bu baş belası Llewyn Davis'e sempatiden başka bir şey hissetmedim :).