30 Aralık 2018 Pazar

Bohemian Rapsody - 2018

Queen grubunu ve Freddie Mercury adını daha önce duymuştum ancak birkaç tane en bilinen şarkıları haricinde Queen şarkılarını düzenli olarak dinleyen hayranlardan da birisi değildim.

4 Temmuz 2018 Çarşamba

Sibirya Berberi - 1998

Daha önce Sovyet döneminin anlatıldığı filmleri izlemiştim ancak Çarlık Rusya'sına ait tek izlediğim film 2012 yapımı olan Anna Karenina filmiydi.

23 Haziran 2018 Cumartesi

Şark Ekspresinde Cinayet - 1974

Birkaç ay önce 2017 yapımı "Doğu Ekspresinde Cinayet" filmi  hakkında kısa bir yazı yazmıştım, bu hafta da Agatha Christie'nin bu ünlü eserinin 1974 yapımı olan filmini izledim. Aslında eser zaten giriş-gelişme-sonuç açısından değiştirilmesi pek mümkün olmayan bir gerilim senaryosuna sahip olduğundan ve bir trende geçtiğinden aynı filmi iki kere izlemişim gibi hissettim. Yani tahmin edeceğiniz üzere her iki filmin de konusu aynı, filmde 1930'lu yıllarda karlı bir kış gününde İstanbul'dan Paris'e giden ve içinde tesadüfen Hercule Poirot'nunda bulunduğu bir trende yaşanan cinayet ve bu cinayetin Poirot tarafından soruşturulması anlatılmaktadır. Amerikalı milyoner bir iş adamının yolculuğa çıkılan ilk gecenin sabahında (henüz tren Yugoslavya topraklarında iken) kompartımanında öldürülmüş halde bulunur. Hecule Poirot önce yerel yetkililer tarafından soruşturulması gerektiği düşüncesiyle bu işi soruşturmak istemez ancak trenin kara saplanıp kalmasıyla trende geçirdikleri zaman uzayınca, cinayetin dedektiflik soruşturmasını üstlenir. Poirot'nun belki en çok zorlandığı cinayet soruşturması budur zira öncelikle trene bindiği andan bu yana her şey olağan dışıdır, cinayetin işlendiği kompartımanda gereğincen fazla ip ucu vardır ve Poirot'un dedektif hisleri trendeki herkesten şüphelenmesi gerektiğini söylemektedir. Zorlu bir sürecin sonunda Poirot dedektifliğin etik ilkeleri ve vicdanı arasında kalacaktır.

1974 yapımı film de en az 2017 yapımı kadar başarılı idi, özellikle filmin ilk dakikalarındaki  İstanbul sahneleri eski İstanbul'un çok kısa bir belgeseli gibiydi. Filmin yönetmenliğini 1982 yapımı hukuk konulu bir film olan Hüküm (The Verdict) filminin de yönetmenliğini yapmış olan Sidney Lumet yapmaktadır, oyuncu kadrosu ise çok zengindir: Albert Finney (Poirot), Lauren Bacall, Sean Connery, Ingrid Bergman, Anthony Perkins, Jacqueline Bisset gibi dönemin tanınmış oyuncuları filmde rol almaktadır.Agatha Christie'nin İstanbul'da Pera Palas'ta kaldığı dönemde yazdığı romanından uyarlanan bu film, dönemin eleştirmenleri tarafından en iyi uyarlaması olarak kabul edilmiştir. Tabi bunda oyuncu kadrosunun da rolü olduğunu tahmin ediyorum.

Not: Filmin Sirkeci garındaki sahnelerindeki Arap sarıklı kişiler, çarşaflı kadınlar, fesli insanlar filmin yayınlandığı dönemde Türkiye'deki sinemaseverler tarafından büyük eleştiri almış ve Türkiye'ye karşı yaşanan önyargılı tutumu gözler önüne sermiştir.

"Ladies and gentlemen, you are all aware that a repulsive murderer has himself been repulsively, and, perhaps deservedly, murdered."

28 Mayıs 2018 Pazartesi

Molly's Game - 2017

Molly's Game, Molly Bloom tarafından 2014 yılında yayınlanan ve Molly Bloom'un kendi hayatının bir kesitini yazdığı "Molly's Game: The True Story of the 26-Year-Old Woman Behind the Most Exclusive, High-Stakes Underground Poker Game in the World" kitabından esinlenilerek suç draması olacak şekilde filme çekilmiş. Kitap filme aktarılırken ne kadar orijinaline sadık kalındı bilmiyorum ama  akıcı bir senaryosu olduğu ve izleyiciyi içine çekmeyi başardığı için ben filmi beğendim. Özellikle erkeklerin yoğun olduğu bir sektörde herkese sözünü geçirebilecek derecede güçü bir kadın karakterin de beni ayrıca etkilediğini söyleyebilirim. Filme gelince;  filmdeki hikaye Molly Bloom'un (Jessica Chastain) FBI markajına alınıp tutuklanmasıyla başlar ve tutuklandıktan sonra kendisine bir avukat arayışına giren Molly Bloom'un "avukat adayı" Charlie Jaffey (İdris Elba) ile yaptığı özel görüşmelerle devam eder. Bu görüşmede geçmişte gerçekten ne yaşandığı merak eden Charlie'nin olayı sorgulamasıyla, Molly Bloom dünya çapında bir serbest stil kayakçı iken 2002 Kış Olimpiyatları'nda yaralanarak sonrasında nasıl "oyun kurucu"luğuna başladığını açıklar. Yeraltı poker dünyasında kendisine hatrı sayılır bir yer edinen Molly bir süre sonra tutkularına yenilerek daha fazlasını hedefler. Zamanla Hollywood ünlülerinin ve mafyanın da olaya dahil olmasıyla işler çığırından çıkınca, Molly Bloom gibi hırslı ve zeki bir kadın bile işin içinden nasıl çıkacağı konusunda tereddüte düşecektir.

Filmin yönetmenliğini yapan Aaron Sorkin, film sektöründe tanınan birisi olsa da ilk yönetmenlik deneyimini Molly's Game ile yapmış ve öğrendiğim kadarı ile farklı projelerde de yönetmen olarak görev alacakmış. Yönetmen olarak iyi bir başlangıç yaptığını düşünüyorum. Filmin oyuncuları; Jessica Chastain, Idris Elba, Kevin Costner ve Michael Cera olarak kısaca belirtilebilir. Kısaca diyorum zira filmdeki hikayenin doğal bir sonucu olarak çok falza yüz & insan ile karşılaşacaksınız ve bu da bir süre sonra karakterleri akılda tutmayı zorlaştıran bir unsur. Ben filmi yargılama sahneleriyle bir bütün olarak hukukçu gözüyle izledim ancak "poker" oyununa meraklıysanız sizin filmden daha farklı bir keyif alacağınızı düşünüyorum. İyi seyirler!

"This is a true story, but except for my own, I've changed all the names and I've done my best to obscure identities for reasons that'll become clear."

3 Mayıs 2018 Perşembe

Kök (I Origins) - 2014

Film bence çok iddiali başlamıştı ancak sonunda biraz hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmeliyim. Aslında filmde büyük bir potansiyeli olan ve ilginç bir konu işleniyordu, neden bu kadar sönük bir şekilde sona erdi ben de bir an için anlayamadım. Filmin konusu; moleküler biyoloji uzmanı ve laboratuvarda "gözün görme yetisi" üzerine çalışmalar yapan bir araştırma görevlisi olan ve insan gözlerinin fotoğraflarını çekmek gibi tuhaf bir hobisi olan Ian'ın başından geçenler üzerine kurgulanmış. Ian asistanı Karen ile birlikte oldukça iddialı ve bilim dünyasında devrim yaratacak bir konu üzerinde çalışmakta ve Tanrı'nın varlığını ya da spiritüel & metafiziksel konulara olan ilgiyi yadsımakta, her şeyin bilim ile açıklanabileceğini savunmaktadır. Bir gün gözlerinin fotoğrafını çekerken tesadüfen karşılaşıp aşık olduğu ruhani konulara çok ilgi duyan Sofia ile tanışır ve ilişkilerinin boyutu ilerleyince evlenme kararı alırlar. Hayatın Ian ve Sofia için farklı planları olduğu için talihsiz bazı durumlardan sonra hayat kendisini bambaşka bir yöne doğru yönlendirir. Aradan uzun bir zaman geçince Ian, hala yüzleşemediği geçmişinin şimdiki hayatını da etkilemeye başladığını fark eder ve bilim ile cevap bulamadığı soruları cevaplandırabilmek için Hindistan'a doğru yola çıkar.


Filmin yönetmeni daha önce benzer tarzı olan Another Earth filminin de yönetmenliğini yapmış olan Mike Cahill, oyuncu olarak ise genç bilim adamı Ian rolünde Michael Pitt, asistanı Karen rolünde Brit Marling, Sofia rolünde ise Astrid Berges-Frisbey bulunuyor. Filme neden tam ısınamadığımı düşününce belki de bu oyuncuların rollerinin hakkını vermemesiydi diye düşünüyorum. Filmin ilk bölümünde -asansör sahnesine kadar diyelim- başroldeki erkek karakteri severken ikinci bölümünden -asansör sahnesinden sonra- donukluğundan dolayı yavaş yavaş kendisinden soğudum. Diğer kadın karakterleri ise zaten film boyunca tam manasıyla anlayamadım. Senaryo açısından yine ilk bölümdeki felsefi tartışmaları beğendim, ikinci bölüm ise biraz daha gerçek dışı geldi. Ancak zaten filmin türü bilim-kurgu olduğundan, bu bölümde çok düşünmemek, daha geniş bir açıdan bakarak bazı şeyleri böyle bir dünya varmış gibi kabul etmek gerekir. Bu açıdan baktığımda sevebiliyorum. Film hakkında yapılan yorumları okuduğumda, bazı insanların filmi severken bazılarının ise pek hoşlanmadığını gördüm, demek ki yaşadığım ikilem o kadar da sıra dışı değil. Siz de izleyip kararınızı verebilirsiniz. İyi seyirler!


"When the big bang happened, all the atoms in the universe, they were all smashed together into one little dot that exploded outward. So my atoms and your atoms were certainly together then, and, who knows, probably smashed together several times in the last 13.7 billion years. So my atoms have known your atoms and they've always known your atoms. My atoms have always loved your atoms." 

16 Nisan 2018 Pazartesi

Suyun Sesi (The Shape of Water) - 2018

Bu hafta sonu hakkında yapılan olumlu yorumların da etkisiyle bu filmi izledik. Aslında konunun siyaset & bilim çatışması arasında sıkıştırılmış aşk & vicdan çerçevesinde olması filmi klişe yapıyor ancak filmin müzikleri ve geçtiği dönem itibariyle dekorları başarılıydı, konuyu eleştirsem de dekorları beğendim. Film, soğuk savaşın e döneminde (tahminimce 60'lı yıllarda) geçmektedir ve diğer Hollywood filmlerinin aksine başroldeki kadın (Elisa) konuşma engelli ve silik bir tiptir. Ortada gizli ajanların cirit attığı bir dönemde Elisa yüksek güvenliği olan gizli işlerin çevrildiği bir laboratuvarda temizlikçi olarak çalışmaktadır. Kapı komşusu ressam Giles ve çalıştığı laboratuvardan arkadaşı Zelda dışında kimsesi olmayan Elisa, konuşma engeli nedeniyle insanların da pek arkadaş olmak isteyeceği birisi değildir. Günün birinde Elisa tropik bir bölgeden gizlice kaçırılan, kaçırıldığıbölgede tanrı gibi tapınılan ve suda yaşayan bir yaratığın laboratuvara getirildiğini fark eder. İşaret dilini kullanarak yaratıkla iletişime geçen Elisa bulduğu her fırsatta yaratığın yanına giderek zamanla onunla gizli bir bağ kurar. Herhangi ortak bir dili konuşmayan iki canlının işaret dili ile kurduğu bu yakınlık zamanla Elisa'nın hayatında çok şeyi değiştirecek ve Amerikan istihbaratını karşısına almak pahasına da olsa, daha önce aklından bile geçirmediği işlere kalkışmasına neden olacaktır.


Filmin yönetmeni Hellboy filminin de yönetmenliğini yapmış olan Meksikalı yönetmen Guillermo del Toro, oyuncuları ise Sally Hawkins, Michael Shannon (Amerikan ajanı),  Richard Jenkins (Giles), Doug Jones ve Octavia Spencer (Zelda). İlk kez Venedik Film Festivali'nda gösterilen film, Toronto ve Londra Film Festivallerinde de gösterilmiş ve 13 dalda oscar ödüllerine aday gösterilen film 4 dalda oscar kazanmış. Aslında son zamanlarda bu Akademi ödüllerinin neye göre verildiğini sorgulamaktayım. Mutlaka "azınlıklar, eşcinseller, siyasi çekişmeler, ezilen yalnız insanlar, siyahiler" gibi içeriklerden bahsedilen filmlere öncelik verilmesi de eleştiriye açık bir konu. İyi bir filmin "mutlaka" bunları konu etmesine gerek bulunmamalı diye düşünüyorum.


"If I told you about her, what would I say? That they lived happily ever after? I believe they did. That they were in love? That they remained in love? I'm sure that's true. But when I think of her - of Elisa - the only thing that comes to mind is a poem, whispered by someone in love, hundreds of years ago: "Unable to perceive the shape of You, I find You all around me. Your presence fills my eyes with Your love, It humbles my heart, For You are everywhere."

7 Nisan 2018 Cumartesi

Onur Savaşı (The Hunt) - 2012

Anımsarsanız geçtiğimiz haftalarda Adana'da on üç yaşında kızının sözüne güvenerek cinsel saldırıda bulunduğunu iddia ettiği genç adamı öldüren babadan sonra olayın iftira olduğu ortaya çıkmıştı. İlk önce cinsel saldırıda bulunduğu iddia edilen genç aleyhine sosyal medyada pek çok şey yazılıp çizildi, olayın iftira olduğu ortaya çıkınca da genç kız hakkında benzer şeyler yazıldı. Peki bu olaydan neden bahsettim? Onur Savaşı (Jagten) da kendisini benzer bir olayın ortasında bulan bir adamın yaşadıklarını konu edinmektedir. Eşinden boşanan ve henüz ergenlikteki oğlu ile de uzak kalan yalnız bir adam olan Lucas, hayatını düzene koyabilmek için bir kreşte iş bulur. Bu arada hayatına da bir kadın girince hayatındaki bazı konuları düzene koyduğunu düşünür. Ancak çalıştığı kreşte en yakın arkadaşı Theo'nun beş yaşındaki minik kızının öylesine söylediği bir söz yavaş yavaş büyüyen bir infial yaratır. İlk olarak kreşteki öğretmenlerinin duruma el koyması ile kreşteki işini kaybeden Lucas, olayın büyümesiyle en yakın arkadaşının dostluğunu, kasabada yaşayan insanların desteğini, kız arkadaşını yani kısaca her şeyini kaybeder. Elinden bir şey gelmeyen Lucas kendince bir onur savaşı başlatır ancak neyle suçlandığını bir tam olarak anlayamayan Lucas'ın elinde kendisini savunabileceği bir kanıt yoktur.
 
Danimarka yapımı olan filmin yönetmeni yine Danimarkalı olan Thomas Vinterberg, oyuncuları ise Mads Mikkelsen, Alexandra Rapaport ve Thomas Bo Larsen. Film Cannes Film Festivalinde ilk gösterildiğinde çok beğenilmiş ve başrol oyuncusu olan Lucas rolüne hayat veren Mads Mikkelsen en iyi erken oyuncu dalında ödül kazanmış. Mikkelsen'in bu kadar başarılı bir performanstan sonra böyle bir ödüle layık görülmesi şaşırtıcı bir şey değil elbette. Ancak olayın etkileri ve Lucas'ın yaşadıkları o kadar ağırdır ki film bittikten sonra Mikkelsen'in oyunculuğunun yanında yüreğinize oturan bir rahatsızlık duygusu ile baş başa kalıyorsunuz. Filmin insana neler hissettirdiğini biraz da olsa anlayabildiğinizi düşünüyorum, hala izlemek isterseniz iyi seyirler!

"I want a word with Theo. Look into my eyes. Look me in the eyes. What do you see? Do you see anything? Nothing. There's nothing. There's nothing. You leave me alone now. You leave me alone now, Theo. Then I'll go. Thank you."